|
Gün |
9 |
|
Güzergah |
Van – Edremit – Gürpınar – Gevaş – Tatvan |
|
Mesafe |
281 km |
|
Seyahat Süresi |
13 saat |
Gezimizin bugünkü bölümüne başlamadan önce, ünlü Van Kahvaltısı için, ismini Doğubeyazıt’ta karşılaştığımız turizmci arkadaşımızdan aldığımız Sütçü Fevzi’ye gidiyoruz. Sütçü Fevzi gibi birçok kahvaltı salonu aynı sokağı boydan boya kaplamışlar. Günün ilk saatlerinden akşama kadar açık olan kahvaltı salonları, yaz ve kış aylarında ziyaretçi akınına uğruyor. Biraz erken saatte geldiğimiz için tenha görünseler de 7.30 gibi dolmaya başladılar.
Kahvaltı da poğaça, börek, kurabiye gibi pastane ürünleri veya çorbayı tercih edenlere göre bir yer değil buraları. Masamıza otlu peynir, tereyağı, karakovan balı, kaymak, tahin, pekmez, gül reçeli, tereyağında sucuklu yumurta, melemen, murtuva, cacık, zeytin, yoğurt, domates ve salatalıktan oluşan tabaklar bir bir konarken, hangisinden başlayacağımızı şaşırıyoruz. Açık pideler ve çayla birlikte neredeyse çatlayana kadar yedik dersek abartmamış oluruz. Ne de olsa yolumuz uzun ve nerede yemek yiyebileceğimizden emin değildik. O nedenle gelenlerin hiçbirini masada boynu bükük bırakmadık.
Kahvaltıdan sonra dün zaman yetersizliği nedeniyle göremediğimiz Rus Pazarı’na gidiyoruz. Sabahın erken saatleri olduğu için dükkanlar daha yeni açılıyordu. Açık olan birkaç dükkandan ufak tefek bir şeyler alabildik.
Saat 08.00 ve artık Van’da ayrılıyoruz. Ama Van’da mutlaka uğramamız gereken bir yer daha var. Van’ın simgelerinden olup, yol üzerinde heykeli bile dikilen Van kedilerinin neslini korumak amacıyla açılmış olan Kedi Evi için Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi kampüsüne gidiyoruz. Van Valiliği ile Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin işbirliği ile üniversite kampüsü içerisinde 1999 yılında açılan “Van Kedi Evi”nde, kedilerin kontrollü çiftleştirilmesi, ırkın saflığının korunması ve özelliklerinin saptanması gibi çalışmalar yürütülüyor. Yöre halkının “pişik” dediği ve uzun tüylü, bir gözü mavi bir gözü sarı, bazen de bir gözü mavi bir gözü yeşil olabilen Van Kedileri’nden onlarcasını bir arada görmeniz mümkün. Tel örgüden yapılmış bir kafeslerin içinde dolaşan kedilerden birkaçı bakıcıları tarafından sevmemiz için yanımıza getirildi. Gerçekten de çok güzel hayvanlar.
Van Kedi Evi’nden sonra bugünkü programımıza başlayabilirdik. Van’ı arkada bırakarak, Hoşap Kalesi’ne doğru yola çıktık. Edremit civarında Van Gölü kıyısından giden yol üzerinde birkaç seyir molası verdikten sonra, Hakkari yoluna girdik.
Gürpınar üzerinden Güzelsu beldesine ulaştığımızda, yolun başında Hoşap Kalesi tüm haşmetiyle karşımızda duruyordu. Van- Hakkâri karayolu üzerindeki Güzelsu beldesinde da yer alan Hoşap Kalesi, Van’a 60 km., Gürpınar ilçe merkezine 39 km. mesafede bulunuyor. Hoşap’ın anlamı Güzelsu demekmiş.
Hoşap suyunun kuzeybatısında sarp ve dik bir kaya kütlesi üzerine kurulan kale, iç kale ile bunun kuzeyindeki dış kaleden oluşuyor. Geçmişi Urartular dönemine kadar uzanan kale, yapımından itibaren Osmanlılar dahil olmak üzere yöreye hakim olanlar tarafından, kullanılmış. Bir kartal yuvası gibi çok uzaklardan bile dikkat çekebilecek bir özelliğe sahip olan ve ilk olarak Urartu’lar döneminde kurulan Hoşap Kalesi, Osmanlı Devleti’ne tabi olan Mahmudi Süleyman Bey tarafından, 1643 yılında onarılmış ve bu şekliyle günümüze kadar ulaşmış.
İç kaleye kuzey taraftan ortaya yakın bir yerde bulunan giriş burcuna açılmış bir kapı vasıtası ile giriliyor. Taç kapı şeklinde düzenlenmiş burcun batı cephesindeki kitabe, kör pencere ve aslan kabartmaları ayrı bir güzellik oluşturmuş. Orijinal demir kapı kanatları hala kullanılmakta olan kalenin iç kısmına restorasyon çalışması nedeniyle ziyarete kapalı olduğu için giremedik. Kapı, üzerinde kocaman bir asma kilit bulunan zincirle kapatılmıştı. Belki bekçi ricamızı kırmaz diye düşündükse de, ortada hiç kimseyi bulamadık. Mahmudi sarayı olarak nitelenen kompleks yapıların yer aldığı iç kısımda seyir köşkü, harem, selamlık, mescit, zindan, fırın ve sarnıç gibi bölümler bulunuyormuş. Tipik bir ortaçağ kalesi görünümünde olan kale, 19.YY. ortalarında terkedilmiş olmasına rağmen içerisindeki yapılarıyla günümüze büyük ölçüde sağlam olarak gelebilmiş.
Dış kale surları ise arazinin yapısına göre şekillenmiş olup, doğu kısmındakiler kısmen, batıdakiler ise büyük ölçüde yıkılmış durumda. Surları destekleyen burçlardan bazıları günümüze gelmiş, ayrıca doğu ve batıdaki kapıları tamamen yıkılmış. Kuzeydoğusunda bir gözetleme kulesi yer alan dış kalenin içerisinde bugün bir cami kalıntısı ile köy evleri bulunuyor.
Güzelsu Bucağındaki tarihi miras sadece Hoşap Kalesi ile de sınırlı değil. Hasan Bey Medresesi ve Türbesi ile köy içinden akan Hoşap Çayı üzerinde 1671 yılında inşa edilen Hoşap Köprüsü, 16.YY.da inşa edilen Hoşap Hanı, yapılış tarihi belirlenemeyen Evliya Bey Medresesi beldedeki diğer önemli yapılar.
Hoşap Kalesi’ne giderken gördüğümüz kontrol noktasında bu kez kimlik kontrolü için durduk. Burada güvenlik kontrolü yanında İran’dan gelen kaçak mazotlar için oldukça sıkı bir kontrol yapılıyor. Bu nedenle kamyonlar oldukça uzun bir bekleme kuyruğu oluşturmuşlardı. Kimliklerimizi ve arabanın ruhsatını verdiğimiz asker, kısa bir süre sonra belgelerimizi iade ederek iyi yolculuklar diledi. Güzelsu’dan 7 km kadar sonra Zernek Barajı’nda kısa bir fotoğraf molası verdik. Yörenin sulama ve elektrik enerjisi ihtiyacını karşılamak üzere Hoşap Çayı üzerine kurulan baraj 1988 yılında faaliyete geçmiş.
Tekrar yola koyulduktan 17 km kadar sonra bu kez çay ve ihtiyaç molası için yol üzerindeki kamyoncu duraklarından biri olan Fırat Dinlenme Tesisleri’nde durduk. Kamyoncu durakları, gerek yemekleri, gerekse hizmet açısından arabayla seyahatlerimizde mutlaka durduğumuz yerlerdendir. Buralarda kahvaltının ve yemeğin en iyisi bulunur diye kulaktan kulağa anlatılan efsaneyi hepiniz duymuşsunuzdur. Herkes bunu söyler, ama nedense ailesi ile seyahat edenlerin çoğunluğu yine de şehirlerarası otobüslerin mola verdiği tesisleri tercih ederler. Neleri kaçırdıklarını bir bilseler!.. Firat Dinlenme Tesisleri’de diğerleri gibi pırıl pırıl bir yer. Demli çaylarımızı yudumlarken işletme sahibi ile sıkı bir sohbete başladık. Yöre hakkında ve bir sonraki uğrağımız olan Çavuştepe Kalesi hakkında bilgi aldık. Kalenin oldukça yakınında durmuşuz. Pencereden görülüyordu.
Kendisi bizi bugün için evlerinde misafir etmek istediğini, evi istemezsek tesisin üst katındaki motelde ağırlayabileceğini söyleyince inanın çok duygulandık. Bizi hayatında ilk defa gören bu güleryüzlü insanların davetlerini reddetmenin, onları incitebileceğini de hesaba katmak gerekiyor. Yolumuzun oldukça uzun ve zamanımızın ise kısıtlı olduğunu, akşam Tatvan’da yerimizin ayrıldığını söylememize rağmen ısrar etti ise de ilgisi ve misafirperverliği için teşekkür ederek ayrıldık.
2 km kadar sonra yolun solundaki Çavuştepe işaret levhasından saptık. Asfalt bir yoldan kısa bir tırmanışla çıktığımız tepede müthiş bir manzara ile karşılaştık. Etrafını çevreleyen dağların arasında yer alan Gürpınar ovası ayaklarımızın altında bir halı gibi uzanıyordu. Biraz önce mola verdiğimiz Fırat Dinlenme Tesisleri ve Van-Hakkari yolunu oldukça geniş bir açıdan görebiliyorduk.
Kaleye varınca ilk işimiz bizi karşılayan ve adının Yusuf olduğunu öğrendiğimiz çocuğa Mehmet Kuşman’ı sorduk. Kendisinin Mehmet Kuşman’ın yeğeni olduğunu ve Çavuştepe Köyüne giden amcasının 2 saate kadar kadar dönebileceğini söyleyince biraz üzüldük. Özellikle tanışmak istediğimiz Mehmet Kuşman’ı bu yöre ile ilgili belgesellerden öğrenmiştik. Dünyada Urartu dilini bilen ve konuşabilen çok az sayıda kişilerden biri olan Mehmet Bey 40 yıldan bu yana kalenin bekçiliğini yapıyormuş. Ortaokul mezunu olan ve hiçbir yabancı dili bilmeden, Urartu dili konusunda ulaştığı noktanın ve azminin herkese örnek olması gerekiyor.
Urartu mimarlığının en gözde örnekleri arasında yer alan Çavuştepe Kalesi, Urartu Kralı II. Sarduri tarafından M.Ö. 764–734 tarihleri arasında yaptırılmış. Deniz seviyesinden 1880 metre yükseklikteki kale, kurucusundan dolayı Sarduri’nin şehri anlamında “Sardurihinili” olarak da adlandırılıyormuş.
Gürpınar Ovasını çevreleyen Boldağ silsilesinin, ovadan biri 90 m. öteki ise 110 m. yüksekliğindeki iki kayalık tepesi üzerinde yapılmış olan 800 metre uzunluğundaki Çavuştepe Kalesi, bulundukları kayalığın yüksekliğine bağlı olarak Aşağı Kale ve Yukarı Kale olarak iki kısımdan oluşuyor. İki kale ortada bir ana kapı ile birleşiyor.
M.Ö. 7. yüzyılın sonlarında İskit akınları ile yıkıldığı tahmin edilen kalede 1961 yılından bu yana yapılan kazılarda, Yukarı Kale’de Tanrı Haldi Tapınağı ile açık hava tapınakları, Aşağı Kale’de ise Tanrı Irmuşini Tapınağı ve saray kompleksi ile sarnıçlar, yollar, avlu ve sunaklar, erzak deposu, atölyeler, istinat duvarları gibi bölümler meydana çıkarılmış. Kazılarda ayrıca, kalenin batı kısmında eskiçağda ilk defa Urartular tarafından kullanılan bir tuvalet tespit edilmiş.
Kalenin kuruluş amacı, Irmuşini tapınağında yer alan ve bugün de tüm güzelliği ile asırlara meydan okuyan andezit bloklar üzerindeki yazıtta II.Sarduri tarafından şu şekilde açıklanıyormuş;
“Daha önce burada hiçbir şey yapılmamıştı. Ben Krallık makamına geçince Tanrı Haldi ve Tanrı Irmuşini’ye bir tapınak yaptırdım. Hoşap çayından bir kanal açtırdım. Tarla , bahçe ve bağlar kurarak toprağı verimli kıldım. Yeni bir kent kurdum.”
II.Sarduri ve kentinden ayrıldıktan sonra, bu kez Akdamar Kilisesi’ne gidiyoruz. Gürpınar’ı geçtikten sonra sola dönerek Gevaş- Bitlis yoluna sapıyoruz. Van Gölü kıyısındaki yolu takip ediyoruz. Hoşap Kalesi, Çavuştepe derken saat 13.00 olmuştu ve sabahki o tıka basa yaptığımız kahvaltıya rağmen hava ve yorgunluğun da etkisi ile iyice acıkmıştık. Gevaş’a gelmeden hemen önce Grand Deniz Turizm tesislerinde yemek molası için duruyoruz. Van Gölü kıyısında yemek ve konaklama hizmeti veren oldukça güzel ve temiz bir yer.
Yöresel yemekler yanında Van Gölü’nden başka bir yerde bulamayacağınız İnci Kefali bulunduğunu öğrendiğimizde, hepimiz aynı siparişi veriyoruz. İnci Kefali!… Van Gölü kıyısında, gölü ve Süphan’ı seyrederken başka bir yiyeceğin siparişini vermek aklımıza bile gelmedi. Gerçekten de ününü boşa hak etmemiş. Havyarı bol, kılçığı az nefis bir balık ızgara yedik.
Tesisin iskelesinden Akdamar Adasına sefer de yapılıyormuş. Ancak bir grubu bekledikleri için saat 15.30 gibi hareket edebileceklermiş. Biz de birer bira söyleyerek beklemeye karar verdik. Biraz sonra grup gelince ne görelim. Doğubeyazıt’ta karşılaştığımız tur ekibi karşımızdaydı. Arkadaşımız Akdamar’dan sonra uçakla İstanbul’a döneceklerini söyledi. Ama bizim daha çook yolumuz var!…
Grupla birlikte bindiğimiz motorla Van Gölü üzerindeki oldukça zevkli bir yolculukla Akdamar Adasına geldik. Yer yer turkuaza dönüşen gölün mavi sularında tekne yarışı bile seyrettik.
İskelede müze giriş ücretini ödeyip adanın üst kısmına çıktığımızda, badem ağaçları arasında Akdamar Kilisesi muhteşem renk tonu ile bizleri karşılıyor. Ancak piknik yapanlar nedeniyle ortam oldukça kalabalık. Ağaçların altında oturacak bir yer kalmamış. Yöre halkı tarafından çok rağbet edilen bir yer olan adada, neyse ki kalabalık sadece ağaçlık bölgede, kilise civarı daha tenha.
Vaspurakan kralı I. Gagik tarafından tasarlanan ve uygulaması keşiş mimar Manuel tarafından yapılan Akdamar Kilisesi’nin yapılış tarihi olarak 915-921 yılları arası bilgisi veriliyor. 1021 yılında Vaspurakan Krallığı ortadan kalkınca 1113 te yapılar manastıra çevrilmiş ve 1895 yılına kadar bölgedeki Ermeni Patrikliği merkezi olan kilise manastır olduktan sonra Kutsal Haç kilisesi adıyla anılırmış.
Kutsal Haç Kilisesine XIII. Yüzyıl sonlarında iki adet şapel, 1763 te kilisenin batısındaki jamatun denilen ön oda ve son olarakta XIX. Yüzyılın başlarında çan kulesi yapılmış. 2005 yılında başlanan ve 2 yıl süren restorasyon çalışmalarında, kilisenin iç ve dış cephesinde düzenleme yapılmış.
Yörenin en zengin mimari süslemelerine sahip olan ve kızıl andezit taşından inşa edilmiş olan kilisenin dış cephelerinde, alçak rölyef şeklinde zengin bitki ve hayvan motifleriyle işlenmiş değişik konular mevcut. Alttan itibaren birinci kuşakta İncil ve Tevrat’tan alınan konular anlatılıyormuş.
Kilisenin dış cephelerindeki kabartma süslemelere karşılık, iç mekanda zengin fresklere yer verilmiş. Batı ve kuzey cepheye açılmış iki kapı vasıtasıyla girilen Kilisenin içerisini süsleyen ve İncil’den alınan konuların işlendiği freskler günümüzde büyük ölçüde bozulmuş. Bu fresklerde genel olarak Hz. İsa ile ilgili konular işlenmiş.
Adanın adının nereden geldiğine dair yaygın halk hikayesine göre, zamanında bu adada yaşayan baş keşişin güzelliği dillere destan Tamara adındaki kızına, adanın çevresindeki köylerde çobanlık yapan bir genç aşık olur. Bu genç Tamara’yla buluşmak için her gece adaya yüzerken, Tamara ise ona gece karanlığında yerini belli etmek için onu bir fenerle beklermiş. Bundan haberdar olan kızın babası, fırtınalı bir gecede elinde fenerle adanın kıyısına inmiş ve sürekli yer değiştirerek gencin boşuna yüzüp, gücünü yitirmesine neden olmuş. Yüzmekten gücünü yitirip, yorulan genç çoban boğulmadan önce son nefesiyle “Ah Tamara!” diye haykırmış. Bunu duyan kız da hemen ardından kendini gölün sularına bırakarak boğulmuş. İki sevgilinin cansız bedenleri Van Gölü’nün dalgaları arasında kavuşmuş birbirine. Adaya o günden sonra “Ah Tamara” denilir olmuş, zamanla Ahtamar ve Akdamar’a dönüşmüş.
Kilisenin güzelliği ve mimarisi yanında, üzerinde yer aldığı Akdamar Adası’nın muhteşem manzaralarını da görmek gerekiyor. Kilisenin bulunduğu yerin batı kısmında yer alan kayalık tepeden Van Gölü’nün 360 derecelik manzarası karşısında donup kalmak işten bile değil. Bir tarafta Süphan Dağı, bir tarafta İhtiyar Şahap Dağları, diğer tarafta da Artos Dağlarının, Van Gölü’nün muhteşem maviliğinin ardından yükselişleri büyüleyici bir panoramik manzara oluşturuyor. Bu görüntü bize Van’da söylenen bir deyişi hatırlattı :
“Bu toprakların en güzel gün doğumu Tatvan’dan, en güzel gün batımı Van’dan izlenir.”
Gerçi gün batımını izleyecek kadar kalamayacaktık, ama Tatvan’dan gün doğumunu görebiliriz belki.
Akdamar’daki 2 saat süren gezimizin dönüş yolunda bindiğimiz tekne, sahili takip ederek Grand Deniz Tesisleri’ne geri döndü. Hava kararmak üzereydi ve bizim daha Tatvan’a ulaşmamız gerekiyordu. Yolda iki kontrol noktasından geçtik. Balaban Köyündeki kontrol noktasında Van’dan çıkan araçlar oldukça sıkı bir şekilde aramadan geçiriliyordu. Yine uzun bir kamyon kuyruğunu sollayıp noktaya yanaşarak kimliklerimizi teslim ettik. Arabamızda yapılan kısa süreli bir aramadan sonra kimliklerimizi alıp yola devam ettik.
Balaban Köyünü 5 km kadar geçtikten sonra yol bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla dik bir eğimle yükselmeye başlıyor. Meğer, ülkemizin en yüksek ve zorlu geçitlerinden olan Kuzgunkıran geçidine çıkıyormuşuz. En tepede geçit levhasını gördüğümüzde anlıyoruz. Sürücülerin korkulu rüyası olan ve 5 km’si çıkış, 5 km’si de iniş olmak üzere 10 km uzunluğunda bir yolla dağın etrafı dolanarak çıkılan 2377 metredeki geçitte çekilen zorluğun 2009 da sona ereceği söyleniyor. Çünkü 2004 yılında başlanan tünel çalışmasında ışık görülmüş.
Kuzgunkıran geçidinden indiğimizde hava iyice karardığından geçidin net bir fotoğrafını ne yazık ki çekemedik. Yolda iki kez de kuzular ve inekler tarafından kovalandıktan sonra, saat 20.30 civarında Tatvan’a ve dolayısıyla iki gün konaklayacağımız Tatvan Otel’e ulaştık.
Otele yerleştikten sonra Tatvan’daki gezimiz sırasında bize eşlik edecek olan Nevzat Bey’i aradık. İstanbul’daki çalışma arkadaşımın akrabası olan Nevzat Bey’in mesleği Orman Mühendisi ve Siirt’te görevli. Hafta sonu tatili için Tatvan’a gelmiş. Tatvan ve yöresindeki gezi ile ilgili planlarını anlattı Beraberce yediğimiz yemekten sonra ertesi sabah görüşmek üzere ayrıldık.
















































































































































Tebrikler Şeref Bey,
çok güzel birşeye imza atmışsınız.
gezip görmüş gibi oluyor insan,
çok beğendim.
BeğenBeğen
Hocam müthiş bir keyif ile saatlerdir, masaüstüne kapandım.
Okuyorum, fotoğraflara dalıyorum, kahvaltılar, kebaplar, Van Kedileri, İnci Kefalleri, Geçitler, Sürüler, çatal matal Dağlar, görkemli zirveler, İnsanlarımız…
Bu geziyi gerçekleştirip yaşanmışlıklar arşivine attınız yakışır sizlere.
Ama gezi notları, şahane anlatım ve fotoğraflarla paylaşım ise bilirim ayrı bir emek işi. Helal olsun, hep geze kalın. Bizleri de unutmayın. Bir kereyle bişeycik olmaz, bi daha bi daha gitmeli. Bu birikimle bizleri de gezdirmeli, o sözünü ettiğin her mevsim farklı güzllikleri tekrar yaşamalısın. Dostlsrı unutmamalısın…
Selam ve sevgiler.
öZeR
BeğenBeğen