|
Gün |
8 |
|
Güzergah |
Doğubeyazıt – Çaldıran – Muradiye – Erciş – Van |
|
Mesafe |
320 km |
|
Seyahat Süresi |
5 saat |
Ağrı Dağı’nı sabahın ilk ışıkları ile görmek istediğimizden 06.30 da kalktık ise de, Doğubeyazıt’da sabahın İstanbul’a göre 1 saat kadar önce olacağını hesaba katmamıştık. Dışarıya çıktığımızda güneş yükselmişti. Buna da razı olduk. Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra saat 08.00 de Van’a gitmek üzere otelden ayrıldık.
İlçe merkezinden içinden geçerken Akpet istasyonundan benzin aldık ve seyahatin başından bu yana ilk kez arabamızı yıkattık. İstasyondan su ve bisküvi ikmallerimiz yaptıktan sonra yola koyulduk. Doğubeyazıt’tan Van’a iki farklı yoldan ulaşılabiliyor. Birinci yol için Çaldıran – Muradiye rotası, ikinci yol içinse Ağrı –Patnos- Ercis rotası takip ediliyor. Daha kısa olduğu için birinci rotayı takip edeceğiz.
Doğubeyazıt’ı 8 km kadar geçtikten sonra sol taraftaki Van yoluna sapıyoruz. Etrafında yüzlerce koyun sürüsü olan 25 km lik virajlı yoldan Tendürek Dağı’na tırmanarak 2644 metre yüksekliğindeki Tendürek Geçidi’ne ulaşıyoruz.
Türkiye’nin en aktif volkanı olarak bilinen ve zirvesi 3533 metre yükseklikte bulunan Tendürek Dağı, Doğu Beyazıt ile Çaldıran arasında yer alıyor. Zirvenin etrafı siyaha yakın koyu bir renkte volkanik kayalarla çevrili olan Tendürek’in doğu cephesinde yer alan 500 metre genişliğindeki krater ve etrafından sıcak su buharı ve gazlar çıkıyor. Sıcak su buharının yaklaşık 60 derece ısıya sahip olduğu söyleniyor. Tendürek’in aktif olduğu dönemlerde çıkan ve kum, kum ve lavdan meydana gelen tüfler, Erzurum-Kars platosunun oluşumuna katkıda bulunmuş.
Mayıs ayında olmamıza rağmen hava oldukça serin ve zirvede hala kar örtüleri bulunuyor. Müthiş bir manzaraya tanıklık ediyoruz. Sağ tarafımızda Tendürek’in zirvesi, solumuzda ise 500 metre kadar uzaklıkta İran sınırındaki gözetleme kuleleri var. Ortam inanılmaz derece sessiz. Bu sessizlikte bize yaklaşan bir çoban görüyoruz. Adı Orkun imiş. Bizden yiyecek bir şeyler istedi. Yanımızda bisküvi ve sudan başka bir şey olmadığı için onlarla yetinmek zorunda kaldı. Kendince teşekkür ederek yanımızdan ayrıldı. Başka da bir şey konuşmadı.
Tendürek’ten ayrıldıktan sonra, 200 bin kişi ile tarihin en büyük meydan savaşının yapıldığı ünlü ovaya, Çaldıran Ovası’na ulaşıyoruz. Yaklaşık 400 m2 genişliğinde ve Bend-i Mahi Çayı’nın baştan başa geçtiği bu verimli ova, 2000 metre yükseklikte yer alıyor. Ovanın içinde yağmur ve nehrin taşması ile oluşmuş yer yer küçük gölcükler var.
Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim ile Safevi hükümdarı Şah İsmail arasında 23 Ağustos 1514’te, Van’ın 113 km kuzeyinde, bugünkü Çaldıran ilçesi sınırlarında yer alan ovada yapılan Çaldıran Savaşı, Savaş Yavuz Sultan Selim’in zaferiyle sonuçlandı. Bu savaşta elde edilen ganimetlerden Şah İsmail’in tahtı da halen Topkapı Sarayı’nda bulunuyor.
Çaldıran Ovası’ndaki molamızı takiben Çaldıran ilçesinin içinden geçerek Van Gölü’ne doğru yolumuza devam ediyoruz. Muradiye’ye 10 km kala yolun sağında Muradiye Şelalesi levhasını görüyoruz. Yoldan 150 metre kadar içeride bulunan ağaçlıklı alana ulaştığımızda şelalenin gürültüsünü duyuyorsunuz.
Tendürek Dağı civarından doğan ve Çaldıran Ovası’nı suladıktan sonra Muradiye’nin kuzey batısında küçük çapta şelaleler yaparak akan Bend-i Mahi Çayı, Muradiye Şelalesi’ni oluşturduktan sonra Muradiye Ovasını takip ederek Van Gölü’ne dökülüyor. Şelale bir vadi içinde 15-20 metre arasında değişen yükseklikten aşağıya dökülüyor ve en iyi açıdan görüldüğü nokta olan nehrin karşı yakasına çok güzel bir asma köprü ile geçiliyor.
Adını, Bağdat seferi sırasında burada konaklayan IV.Murat’tan alan Muradiye Şelalesi, Mayıs ayının sıcaklığında, cennetten bir köşe gibi geldi. Bugün Tendürek Geçidi’nden sonra gördüğümüz ikinci serin yerdi. Doğu Anadolu’nun soğuk kış günlerinde, suları yukarıdan aşağıya dökülürken donan şelale, tüm mevsimlerde seyrine doyulmayan bir doğa harikası gerçekten.
Şelale’nin yanında bir bakkal dükkanı ve bir lokanta bulunuyor. Henüz yemek vakti olmadığı için, bakkal dükkanından su ikmali yaparak Muradiye sınırları içindeki bir başla görülmesi gerekli yer olan Şeytan Köprüsü’ne hareket ettik.
Muradiye’ye gelmeden 5 km önce sağa dönülerek 500 metrelik bir yolla ulaşılan Şeytan Köprüsü, Bend-i Mahi Çayı üzerindeki derin kanyonda iki kaya üzerine kurulmuş. Köprü’ye sapan yolun başında tanıtım levhası bulunmasına rağmen, Muradiye Şelalesi’ne gelenlerin çoğu bu harika yeri görmeden geçiyorlarmış. Tek gözden oluşan köprünün 19 yy. sonlarında yapıldığı sanılıyormuş. Yanyana ve birbirine değecekmiş gibi duran iki kayanın arasından, suyun deli gibi akması nedeniyle bu adın verildiği rivayet ediliyormuş. Restorasyon çalışmaları yapılan köprü üzerine çıkamadığımız için sadece bir açıdan görüntülemekle yetindik.
Bizim Şeytan Köprüsü’ne vardığımız anda, hemen arkamızdan gelen araçların içinden otomatik silahlı 15 kişilik bir polis timi gelince biraz tedirgin olduk. Meğer atış talimi için gelmişler. Ancak köprü geçişe kapalı olduğu için geri döndüler. Köprüde çalışan işçiler ise, ellerimizdeki kamera ve fotoğraf makineleri yanı sıra polislerin hemen arkamızdan gelmesi nedeniyle bizi TV ekibi sandılar ise de kendilerine sadece gezgin olduğumuz anlattık. (Taner ve Tuğrul’un kulakları çınlasın!..) Köprü ile ilgili bilgileri aldıktan sonra Çaldıran – Muradiye yoluna geri döndük.
Muradiye’yi ardımızda bırakarak Van-Erciş yol ayrımından Erciş’e yöneldiğimizde, Van Gölü ve Süphan Dağı tüm güzellikleri ile tam karşımızdaydı. Van Gölü’nün kuzey kıyısını takip ederek Erciş’e ulaştık.
Van gölünün kuzeyindeki kıyısında yer alan Erciş’te bizi yemyeşil bir ilçe karşıladı. Göl kıyılarına ulaşmak için Erciş – Bitlis yolundan içeriye gidildikçe meyve bahçeleri ve kavak ağaçlarıyla yeşilin değişik tonları ile karşılaşıyorsunuz. “Yeşil Erciş” adı buradan geliyormuş.
1841 yılında Van Gölü sularının yükselmesi sonucu eski yerleşim yerleri olan Erciş Kalesi ve civarını terk eden Erciş’liler, kıyının daha yukarı kısımlarına, bugünkü Erciş’in bulunduğu yere taşınmış. Adını Urartu Krallarından II. Argişti’den aldığı söylenen Erciş ve civarında önemli sayıda tarihi kalıntılar mevcut.
Erciş’te ilk durağımız Van Gölü kıyısındaki Çelebibağı Beldesi oldu. Çelebibağı’nda Zilan çayının Van gölü ile buluştuğu noktada sazlık ve çimenlerden oluşan, içinde 45 e yakın kuş barındığı söylenen çok büyük bir sazlık alan bulunuyor. Bu bölgede her an değişik kuş türleri ile karşılaşma imkanı mevcut. Yolumuzun üzerine çıkan ilginç bir kuş veya Van Gölü kıyısındaki flamingolar gibi…
Çelebibağı, flamingoların göç yolları üzerinde yer alıyormuş. Bu nedenle havaların ısınmasıyla birlikte sürüler halinde geldikleri Çelebibağı’ndaki sazlıklarda 3 ay süreyle konaklayan flamingolar, Eylül ayından itibaren daha sıcak bölgelere gidiyorlarmış. Son 10 yıldan bu yana kesintisiz süren bu ziyaretler, Çelebibağı ve dolayısıyla Erciş için önemli bir turizm potansiyeli oluşturmuş. Gerçekten de göl kıyısındaki sazlıklarda sürüler halinde dolaşan veya tek sıra halinde dizilmiş halde uçan flamingoları seyretmek değişik bir haz veriyor.
Çelebibağı’ndaki güzellikler sadece flamingolardan ibaret değil. Bu sazlıklar ve çimenlikler aynı zamanda İnci Kefalinin yoğun olduğu bir yermiş. Bu da flamingoların burayı tercih nedenini açıklıyor sanırım.
Tarihi açıdan da ayrı bir öneme sahip olan bu alanda Osmanlı-İran savaşlarında büyük önem kazanan ve şu anda Van gölü suları içerisinde sadece iki yıkık duvarı kalan Erciş Kalesi ile Selçuklu ve Karakoyunlu mezarları da bulunuyor. Göl kıyısındaki bir yükseltideki mezarların yanı sıra, çimenlik bölgede birkaç tane türbe dikkat çekiyor.
Tüm bu güzellikleri seyrederken, tüm heybetiyle geri planda yer alan Süphan Dağı’nı gözden kaçırmanız imkansız. Van Gölü’nün kuzeyinde, Adilcevaz, Ercis ve Patnos arasında yükselen ve 4058 metre yüksekliği ile Büyük Ağrı (5135 m) ve Cilo (4168 m) dağlarından sonra ülkemizin en yüksek üçüncü doruğu olan Süphan Dağı’nın zirve kesiminde genişçe bir krater gölü bulunuyormuş. Avrupa’nın en uzun tur kayağı pistine sahip olduğu söylenen Süphan Dağı, dağcıların en gözde mekanları arasında yer alıyormuş.
Çelebibağı’ndaki gezimizi tamamladıktan sonra Yeşil Erciş’in içinden bir kez daha geçerek Van karayolunun 10.Km.’nde bulunan ve Erciş’in mesire yerlerinden biri olan Haydarbey Balık Bendi’ne uğruyoruz. Van gölü kıyısında ve Deliçay deresinin göle döküldüğü noktada yer alıyor. Burası Erciş Özel İdaresi’ne ait olan ve Erciş Açık Cezaevi mahkumları tarafından işletilen oldukça temiz ve bakımlı bir yer.
Küçük bir ücretle içeri girip, insanların biriktiği tarafa gittiğimizde gözlerimize inanamadık. Deliçay deresi suyunun ters istikametine doğru hareket eden onlarca balık, kayalık bölgeyi üstünden zıplayarak geçmeye çalışıyorlardı. Her biri havada kıvrıla kıvrıla uçuyorlardı sanki. İnci kefallerinin bu muhteşem danslarının nedeni, yumurtalarını tatlı sulara bırakmak çabası imiş.
Dünyada sadece Van Gölü’nde yaşayan İnci Kefali, aynı zamanda gölün tuzlu ve sodalı suyunda yaşayabilen tek balık türü imiş. Yaz aylarında gölün 25 m derinliklerine kadar dağılabilirken, kışı gölün 70 m derinliklerine kadar olan kısımlarında geçiren bu balıklar, üremek için akarsularda su sıcaklığının uygun hale geldiği Nisan-Temmuz ayları arasında büyük sürüler oluşturarak akarsulara göç ederler ve yumurtalarını bırakarak tekrar göle dönerlermiş. Derelerde yumurtadan çıkan yavrular da birkaç hafta içinde göle dönerek, gölün sığ, besince zengin kıyı kesimlerinde yaşamaya başlarlarmış.
Bu göçleri sırasında, akarsular üzerinde bulunan doğal ve yapay engelleri aşmak için büyük bir mücadele veren İnci Kefalleri bazen de şelaleleri tırmanmak zorunda kalırlarmış. Doğayla olan bu büyük mücadelelerinin sadece bir parçasına şahit olduğumuz balıkların, türlerinin devamı için gösterdikleri azim karşısında hayranlık duymamak mümkün değildi.
Yumurtlama dönemi olduğu için avlanmalarına izin verilmeyen İnci Kefalleri’ni geride bırakarak Van’a doğru yolumuza devam ettik. Van Gölü kıyısındaki yolculuğumuz sırasında, gölün yer yer turkuza dönen maviliğini seyretmek için birkaç kez mola verdik.
3764 m2 lik yüzölçümü ile Türkiye’nin en büyük, Avrupa’nın beşinci büyük gölü olan Van Gölü, Nemrut Dağı’ndan çıkan lavların jeolojik devirlerde setler oluşturması sonucu meydana gelmiş. Deniz seviyesinden yüksekliği 1646 metre olan ve derinliği bazı yerlerde 100 metreyi geçen gölün uzunluğu 125 km, genişliği ise 65 km. yi aşıyor. Bu büyüklüğünden dolayı göl, yöre halkı tarafından Van Denizi olarak da anılıyor.
Sodalı ve tuzlu sularında temizlik malzemeleri kullanılmadan her türlü çamaşırın yıkanabildiği, suyunun deri ve cilt hastalıklarına iyi geldiği söylenen Van Gölü, değişik mevsimlerde değişik zamanlarda farklı renklerde görünebiliyormuş. Mayıs ayındaki rengini gördüğümüz gölün, diğer mevsimlerdeki renklerini de merak ettik doğrusu.
Saat 13.00 civarında Van’a ulaşıyoruz. Etrafı ağaçlandırılmış geniş bir caddeden girdiğimiz Van, geniş döner kavşaklar ve yol kenarındaki parkları ile yeşillikler içinde oldukça güzel bir şehir. Öğle olması nedeniyle yemek yiyecek bir yer ararken, yol kenarındaki bir benzin istasyonunun içindeki Hitit Restaurant levhası dikkatimiz çekiyor. Öğle saati olduğu için oldukça kalabalık. Güveç va salata söylüruz. Güveç gerçekten muhteşemdi. Salata ise öyle bir süslenmişti ki, yemek için kıyamıyorduk nerdeyse. Ama karnımızın açlığına dayanamadık. Yemekten sonra, o gün için konaklayacağımız Van Öğretmenevi’ne giderek kaydımızı yaptırdık.
Türkiye’nin doğu illeri düşünüldüğünde akla ilk gelen şehirlerden biri olan Van, çevresi ile birlikte coğrafya ve savunma bakımından önemli bir konumda olduğu için çok eski dönemlerden beri yerleşim alanı olmuş ve tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış.
Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden biri olan ve tarihi M.Ö.5000 yıllarına kadar uzandığı söylenen Van bölgesinde ilk devlet M.Ö.2000 yıllarında Huriler tarafından kurulmuş. M.Ö.900 de Tuşba şehrinin kurulması ile Urartular döneminde önemli bir merkez olmuş. Sonraki dönemlerde bölgede hüküm süren tüm uygarlıklar döneminde önemi gittikçe artan Van, Çaldıran Savaşı’ndan sonra Osmanlı hakimiyetine girmiş.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslar tarafından işgal edilen ve bu dönemde önemli ölçüde tahribata uğradığı söylenen Van, 1918 yılında işgalden kurtarılmıştır. İşgalden kurtulduktan sonra bugünkü yerinde yeniden kurulmuştur. Eski yeri ise açık hava müzesi olarak korunma altına alınmış.
Kültür varlıkları, doğal güzellikleri, yöresel gelenekleri, ulaşım imkanları ve dört mevsim farklı güzellikler yaşatan iklimiyle önemli turizm merkezlerinden biri olan Doğu’nun bu tarih kokan şehri, haklı olarak pek çok yerli ve yabancı turistin ilgi odağı olduğu gibi, İran’la sınır olması sebebiyle, kara yoluyla İran’a ve oradan Pakistan’a, Hindistan’a gitmek isteyenlerin de geçerken sıkça uğradıkları bir yer.
Van da ilk ziyaretimizi, bu yörenin tarihsel önemini daha iyi anlamak için mutlaka görülmesi gereken Van Müzesi’ne yaptık. İki kattan oluşan ve zemin katında arkeolojik eserler, birinci katında ise etnografik eserler sergilenen müze 1972 yılında kurulmuş. Zemin katta Van, Bitlis, Hakkari ve Muş illerindeki arkeolojik kazılarda elde edilen ve prehistorik dönemden başlayarak Urartu dönemi sonuna kadar olan eserler kronolojik bir sıra ile teşhir ediliyor. Toprak kap kacaklar, bronz miğferler, kılıçlar, teşhir edilen eserlerden bazıları. Hakkari yöresinde bulunan ve Hakkari Stelleri olarak adlandırılan mezar taşları oldukça ilgimizi çekti. Stellerdeki insanların yüz ifadeleri muhteşemdi.
Birinci katta ise gümüş ve altından kemer, bilezik, tepelik, gerdanlık, küpe gibi süs eşyaları, tütün tabakaları ve ağızlıklar ile tespihler gibi günlük eşyalar ve kilimlerin yanı sıra değişik tarihlere ait el yazması Kuran’lar, çeşitli hat örnekleri, yaygılar gibi eserleri görüyorsunuz. Müzenin bir köşesinde Osmanlı Sultanları III.Mustafa ve IV.Murat’ın fermanlarının orijinalleri sergilenmiş. Ancak, fermanların Türkçe çevirisini göremediğimiz gibi, görevlilerden yeterli bilgi de alamadığımız bu durumu biraz garipsedik.
Gezimize yardımcı olan görevliler tarafından, özellikle Urartu koleksiyonu açısından dünyanın en zengin müzesi olduğu ifade edilen müzenin bahçesi ise çeşitli tanrı heykelleri, Akkoyunlu ve Karakoyunlu dönemlerine ait koç başlı mezar taşları, lahitler ve sütunlar gibi büyük boyutlu taş eserlere ayrılmış.
Görevlilere teşekkür ederek Van Müzesi’nden ayrıldıktan sonra Kutsal Alan olarak da bilinen Meher Kapı’ya gittik. İşin en ilginç yönü, buranın çoğu Van’lı tarafından bilinememesi idi. Bu nedenle uzun uzun aradıktan sonra, Meher Kapı’yi bilen bir kişi bulduk.
Van il merkezinin kuzeydoğusundaki Akköprü Mahallesi’nde bulunan Meher Kapı, kayaya oyularak iki dikey dikdörtgen çerçeve içine alınmış ve yüzeyinde Urartu çivi yazılı yazıt bulunan bir kaya nişi. M.Ö.810 yıllarında Urartu Kralı İşpuini döneminde Tanrı Haldi adına kalker kayalığın yontulması ile yapılmış bir dini merkez olan Meher Kapı, Urartu dini ile ilgili bilgileri veren en önemli kaynaklardan biriymiş. Yazıtta, Urartu ülkesi içinde kutsanan tüm tanrı ve tanrıçalar, bunlara sunulan günlük kurban listeleri ve kutsal sayılan dağ, nehir ve kentler bildiriliyormuş. Yazıtın bulunduğu nişin hemen ön tarafında, yatay dikdörtgen şeklinde, kayaya oyulmuş bir kurban sunağı bulunuyor.
Meher’in kelime anlamı “aydınlatan” demekmiş ve bu kapıdan Tanrı Haldi’nin bir ışık demeti içinde çıkacağına inandığı için bu isimle anılmış.
Ancak, bu anıtsal nitelikteki muhteşem eser ne yazık ki ilgisizliğin ve de bilgisizliğin kurbanı olmuş. 2800 yıl boyunca yörede hüküm süren tüm uygarlıklar tarafından çok iyi bir şekilde korunan bu yapıyı, üzerine yazılan çeşitli yazılarla ve etrafı çöplerle dolu bir halde kaderine terkedilmiş bir durumda görmek insanı üzüyor.
Daha sonra Van tarihinde önemli bir yeri olan Eski Van Şehri’ne gidiyoruz. 1.Dünya Savaşı Sonuna kadar yerleşime açık olan Eski Van, Ruslar tarafından işgal edildiği 1915-1918 döneminde Ermeni çetelerce yakılıp yıkılmış ve daha sonra tamamıyla boşaltılmış. Yerleşim olduğu dönemlerde yaklaşık 500 bin m2 lik bir alana yayıldığı söylenen eski şehrin yeri, şimdi birkaç kalıntı ile 2 caminin bulunduğu bomboş bir alan. Hüsrev Paşa Cami, Kaya Çelebi Cami, Ulu Cami, Çifte Hamam, İkiz Kümbet ve çoğu tahrip olmuş eski evlerden oluşan eski Van’dan kalanlar arasında Hüsrev Paşa Camii ve halen kullanılmakta olan Kaya Çelebi Camii ile İkiz Kümbet dimdik ayakta. Diğerlerinin ise minarelerinin veya duvarlarının bir kısmı dayanabilmiş.
Eski Van Şehri’nin hemen yanındaki Van Kalesi bugünkü son durağımız. Urartu kalelerinin en görkemlilerinden biri olan Van Kalesi, Van Gölü kıyısında, ovanın doğu-batı doğrultusunda uzanan kaya kütlesi üzerinde bulunuyor. 20-120 m arasında değişen genişlikte, 1800 m uzunluğunda ve 100 m. yüksekliğinde doğal bir kütleye sahip olan kayalığın güney tarafı sarp ve dik, kuzey tarafı ise daha az eğimli.
Kaleye, giriş kapısından sonra içinde Eski Van Evlerinin bir örneği ile lokanta ve hediyelik eşya dükkanları bulunan parkın içinden geçilerek kuzeyden hafif bir rampayı takip etmek suretiyle çıkılabiliyor. Önce Eski Van Evi’ni ziyaret ediyoruz. İki katlı olan ve eski evlerin bire bir kopyası olan evin içinde, Van yöresine özgü yaygılar ile giysiler sergileniyor.
Kaleye doğru tırmanmaya başladığımızda yanımıza gelen ilköğretim çağındaki bir çocuk istersek bizi gezdirebileceğini söylüyor. Dikkatli bakınca bu yüzün hiç de yabancı olmadığını farkediyorsunuz. Çünkü Van Kalesi ile ilgili belgesellerde mutlaka karşılaşmıssınızdır. Adı Rıdvan. Kendisi ile beraber yaklaşık 10 çocuk, gelen turistlere gönüllü rehberlik yapıyorlar. Kendi ifadesi ile İngilizceden Japoncaya kadar 9 dilde Van Kalesi hakkında bilgi verebiliyormuş. Diğer çocuklar ise 4 dilde anlatabiliyormuş. Van Kalesi ve tarihi hakkında verdikleri bilgileri ve yabancı dilde anlatmayı tamamen kendi imkanları ile öğrenmişler. Okulun tatilde olduğu dönemlerde verilen bahşişlerle harçlıklarını çıkarıp, evlerine de katkıda bulunmaya çalışıyorlarmış.
Tuşpa adıyla 300 yıl Urartu Devleti’nin başkentliğini yapan kale, Urartu kralı I. Sarduri tarafından M.Ö. 840-825 tarihleri arasında kurulmuş. Kalede Urartular’dan kalma Madır (Sardur) Burcu, Analı-Kız açık hava tapınağı, 1. Argişti, Kurucular, Menua ve II. Sarduri kaya mezarları, Bin Merdivenler ile ana kayaya oyulmuş sur duvar yatakları ve sur duvarları bulunuyormuş. Eski Van şehri de kalenin güneyinde yer alıyor.
Van Kalesi gezimizi gün batımına doğru tamamladıktan sonra akşam yemeğimiz kalenin eteğindeki lokantada yiyoruz. Yörede yetişen otlardan yapılan ayran aşı çorbası, daha sonra buğday, bulgur ve yoğurtdan oluşan keledoş ve yine bulgurdan oluşan kürt köftesi Van da yediğimiz yöresel yemeklerdi ve hepsi muhteşem lezzetliydi.
Van’da yüzyıllardan bu yana varlığını sürdüren savat işlemeciliğini görmek için, kaleden sonra şehir merkezine tekrar dönerek, seyahatimiz öncesindeki araştırmalarımızdan bildiğimiz Atasoy Gümüşçülüğe uğradık. 1976 yılından bu yana gümüş işlemeciliği üzerine faaliyet gösteren firmanın ortağı Metin Binici, Van’ı ve savat işlemeciliğini tanıtmak için gerçekten takdire şayan bir çaba içerisinde. Bizim Van ve savat konusundaki sorularımızı hiç bıkmadan cevaplandırdı. Hatta nasıl yapıldığını atölyede bizzat anlattı.
Kökeni Urartular’a kadar giden savatın yerel adı “sevad”mış ve ideal olan 950 ayar gümüşe savat yapmakmış. Adı, Arapça “kara” analındaki “esvad” sözcüğünden gelen ve gümüş üzerine siyah süslemeler ile yapılan bir el sanatı olan savat işlemeciliği, her el sanatında olduğu gibi oldukça dikkat isteyen zahmetli aşamaları kapsıyor. Tasarlanan şekil gümüş eşyanın üzerine kurşun kalemle çizildikten sonra, bu taslağın üstüne savat ustası tarafından çelik uçlu kılcal kalemle büyük bir titizlikle ince kanallar açılıyor. Daha sonra, ölçüsü ustasına göre değişen bakır, kurşun, kükürt ,gümüş ve “zırnık”da denilen kükürtten olan karışımının 750 derece ısıtılmasıyla elde edilen savat çamuru soğutulduktan sonra dövülerek toz haline getiriliyor. Toz halindeki savat, gümüş eşyanın üzerindeki daha önce açılmış olan kılcal kanallara yemeğe tuz eker gibi serpilerek veya boraks ile sulandırılarak oluşan çamur boşluklara sıvanarak dolduruluyor. Daha sonra ateşe tutulmasından dolayı tekrar eriyerek boşluklara iyice nüfuz eden savat, son aşamada cilalanarak kullanıma hazır hale geliyor.
Atölyede yapılış aşamalarını gördüğümüz savat işlemeciliğinin en güzel örneklerini de satış mağazasında gördük. Savat işlemeciliğinde yöreye özgü desen kullanımı ağırlıklı. Van ve Hakkari yöresindeki dağlarda 1400 m ile 2500 metre arasındaki rakımlarda yetişen endemik bir çiçel olan ters lale ve Van Gölü’ne özgü olan İnci Kefali en çok kullanılan desenlermiş. Bu kadar zahmetli bir iş olmasına ve ortalama bir savatlı bileziğin yapımının 3-4 gün sürmesine karşın fiyatlar oldukça elverişli. Açıkçası neye bakacağımıza, ne alacağımıza karar vermekte zorlandık. Metin Bey’e verdiği bilgiler için teşekkür ederek ayrıldık.
Van şehir merkezindeki gezimizi tamamlayarak Öğretmenevi’ne dönüyoruz. Ertesi günkü gezimizin rotasını konuştuktan sonra dinlenmeye çekiliyoruz.















































































































Şeref eline sağlık herbir günün anlatımı birbirinden güzel, gitmiş kadar oldum. Taner’in Acun Ilıcalı işletmesi polislerin gelmesi vs. hepsi üstüste bayağı komik olmuş. Kolay gelsin diyorum…
BeğenBeğen
Sitenizde yayınlanan resimler ç.ok hoş. hazırladığım ders sunusunda resimlerinizden de faydalanacağım çok teşekkürler.
BeğenBeğen
Merhaba, geziniz mayısın hangi dönemiydi?
BeğenBeğen
Merhaba Oya Hanım,
Gezimizi 15 – 28 Mayıs 2008 tarihleri arasında gerçekleştirmiştik.
Saygılarımla,
BeğenBeğen
I’m still learning from you, but I’m making my way to the top as well. I absolutely liked reading everything that is written on your website.Keep the aarticles coming. I enjoyed it!
BeğenBeğen