|
Gün |
7 |
|
Güzergah |
Yusufeli – Göle – Kars – Digor – Iğdır – Doğubeyazıt |
|
Mesafe |
496 km |
|
Seyahat Süresi |
8 saat |
Akşam Barhal Çayının ninni gibi gelen sesi ve temiz havanında etkisi ile güzel bir uyku çektikten sonra saat 06.00 da kalktık ve Yusufeli’ni bir kez daha dolaştık. Sabahın erken saati olması nedeniyle caddede kurulacak köy pazarı için tezgahlarını yerleştirmeye çalışan birkaç kişiden başka kimse yoktu. Hükümet konağı ve cami civarını ve Barhal Çayı üzerindeki köprüleri gezdik. Dikkatimiz çeken bir konu ise, dükkanların henüz açılmamış olmasına rağmen, malların içeri alınmadan dükkan önlerindeki tezgahlarda bırakılmış olmasıydı. Meğer, Yusufelin’de hiç hırsızlık olmazmış ve ihtiyacı olan tezgahtan aldığı malın parasını, dükkan açıldıktan sonra gidip ödermiş. Ne günlere kaldık!…
Bugünkü hedefimiz Doğubeyazıt ve yolumuz 500 km. Gezimizdeki en uzun yollardan biri. Onun için erken kalkan, erken varır atasözüne uygun olarak yollara düştük.
Yusufeli’nden saat 07.30 da hareket ettikten sonra, Erzurum-Kars yol ayrımından Oltu-Kars yoluna girdik. Yalnızçam Dağları ile Kargapazarı Dağlarının arasındaki vadinin içinde, sağ tarafımızda Çoruh Nehrinin bir kolu olan Oltu Çayı ve sol tarafımızda dik yamaçlarla, sürüş keyfi bol bir yolculuğa başladık. Dağlardaki yamaçlarda ve nehir kenarlarında inanılmaz derecede güzel çiçekler açmıştı. En fazlada turuncu renkli gelinciklere hayran kalmıştık.
Yarım saatlik bir yolculuktan sonra Olur’un bir ilçesi olan Taşlıköy’de, yol kenarındaki kahvehanenin önünde kahvaltı için mola verdik. Yusufeli’nden hareketimizden önce bir fırın ve bakkaldan aldığımız sıcacık pideler ile kaşar ve eritme peynirleri, kahvecinin getirdiği tavşan kanı çaylarla sildik süpürdük.
Kahvehanede köylüler meraklı bakışlarla bizi izliyorlardı. Yolculuğumuzda geçeceğimiz yolları daha iyi tanıyabilmek için haritamızı açtığımızda daha sonra köyün muhtarı ile imamı olduğunu öğrendiğimiz iki kişi ne olduğunu anlamak için yanımıza geldi. Kim olduğumuzu, ne için geldiğimiz sordular. Kendilerine, gezgin olduğumuzu ve Doğubeyazıt’a doğru gittiğimizi söylediğimizde rahatladılar. Meğer tedirginliklerinin nedeni, Yusufeli Barajı nedeniyle köylerinin sular altında kalacak olması imiş.
Yusufeli’nde de gördüğümüz tedirginliğin bir benzerini buralarda da görmek bizi şaşırtmadı aslında. Çünkü baraj bittiğinde, Yusufeli ilçe merkezi ile birlikte toplam 16 köy sular altında kalacak ve 16 bin kişi yeni yerleşim yerlerine taşınacak. Dağlık ve kayalık bir yapıya sahip olan Yusufeli ve civarındaki tarım alanlarının büyük bir bölümüde baraj havzasının içinde kalıyor.
Muhtar ve imam bizden zarar gelmeyeceğini kahvehanedeki diğer Taşlıköy’lülere anlatınca aramızda ufak bir sohbet başladı. Bu arada ekmek almaya gelen küçük bir çocuğa küçük hediyelerimizden verdik. Kahvedekilere sohbetin güzel olduğunu, ancak yolumuzun da uzun olduğunu belirtip, izin isteyerek yola koyulduk.
Olur’a gelmek üzereyken Yeşilbağlar köyünü biraz geçince yolun sol tarafında küçük bir tepe üzerinde yer alan Pertus kalıntılarını yoldan fotoğrafladık. Köprübaşı’na geldiğimizde bir kontrol noktasından geçerek, verdiğimiz birkaç fotoğraf molası ile Kars’a doğru devam ettik. Göle’yi geçtikten sonra ise sarı çiçeklerin her tarafı sardığı nefis manzaralara tanıklık ettik.
Kars’ın Susuz ilçesi yakınlarında Aygır Gölünde durduk. Susuz’un batısında bulunan 3 km2 yüzölçümüne sahip olan gölün en derin yeri 30 metre. Kar suları ve dibindeki kaynaklarla besleniyor. Kışın donan suların ilkbaharda erimesi sırasında göl içindeki havanın geri tepmesi, at kişnemesine benzer bir ses çıkmasına sebep olurmuş. Gölün ismi de buradan geliyormuş.
Susuz’u sol tarafımızda bırakıp geçtikten sonra Kars’a ulaştık. 2007 yılı Şubat ayında aynı ekibimizle Doğu Ekspresi ile yaptığımız gezimizde Kars’ı gördüğümüz için yolumuza devam ettik. Kars, Sarıkamış, Ani Harabeleri ile her kış donan Çıldır Gölü’ndeki anılarımızı bir kez daha yadettik. Bu arada 2007 yılından bu yana bizi sık sık arayarak hatırımızı ve sağlığımızı soran Sarıkamış’lı taksi şöförümüz Selahattin’i de unutmadık.
Artık, Artvin yöresindeki dağları ardımızda bırakmıştık. Arazi düzleşmiş ve ormanlar sona ermişti. Kars’tan Digor yoluna saptık. Oldukça iyi durumdaki yolu takip ederek Digor’a ulaştık.
Digor’un hemen çıkışındaki tepenin üzerinde bulunan küçük bir benzin istasyonunda mola verdik. Çayımızı içerken benzin istasyonunun sahibi ile yöre hakkında sohbete başladık. Digor’un adı iki mezar anlamına gelen Di ve Gor kelimelerinden geliyormuş. İlçe halkı geçimini hayvancılıktan sağlıyormuş ve kısmen de tarım yapılıyormuş. İlçe oldukça göç vermiş. Kendiside İstanbul’da tekstil ile uğraşıyor ve yazları hasat için Digor’a geliyormuş. Sohbet esnasında, istasyondaki bir genç Gülay’ı tanıdığını söyleyince şaşırdık. Meğer Gülay’ların semtinde pazarcılık yapıyormuş. Bu kadar tesadüf olmaz dedik. İstanbul nire, Digor nire!..
Yorgunluğumuz attıktan su ve bisküvi stokumuzu tazeleyip yola çıktık. Yolda ovanın ve Aras Dağlarının fotoğrafları için birkaç mola verdik.
Digor’dan 25 km kadar sonra uzaklarda Ağrı Dağı kendisini göstermeye başladı. Kuş uçumu 100 kilometreden sislerin üzerinde gerçekten muhteşem görünüyordu.
Biraz daha gidince bu kez solumuzda Aras Nehri ve dolayısıyla Ermenistan sınırı yer almaya başladı. Radyoda da Erivan radyosu… Cep telefonlarımız uyarı vermeye başlayınca da manuel olarak Turkcell şebekesine yönlendirdik. Ermenistan tarafında geniş düzlüklerin ortasında yükselen 4090 metre yüksekliğindeki Aragats Dağı’nın görüntüsü güzeldi. Ama heybetiyle Ağrı Dağı bir başka.
Ağrı Dağını seyrede seyrede Tuzluca’yı geçtik ve Iğdır Ovasına ulaştık. Iğdır Ovası, pamuk ve şeker pancarı gibi endüstriyel bitkiler ile kayısı başta olmak üzere elma, şeftali, armut, kiraz gibi meyvelerin üretilebildiği verimli topraklara sahip. Zaten Tuzluca’yı geçtikten sonra kayısı bahçeleri başlıyor.
Artık Ağrı Dağı’nı daha net ve daha yakından görmeye başladığımız Iğdır yolunda öğle saatlerini geçirmiş ve acıkmıştık. Yemek yiyecek bir yer ararken, Iğdır’a 10 km. kala Küllük köyünde yol üzerinde önündeki çardağın altında iki masa bulunan bir bakkal dükkanında durduk. Sahibi Azeri asıllı Murat isimli genç bir arkadaş. Kendisine ne yiyebileceğimizi sorduğumuzda, hele bir oturun, bir şeyler buluruz diyerek bizi çardağın altındaki masalara oturttu. Annesi ve eşinin yardımıyla 5 dakika sonra masamızda domates, salatalık, biber ve İran beyaz peynirinden oluşan yemeğimiz hazırdı.
Çok cana yakın ve samimi tavırları ile bizleri etkileyen Murat’in bilgi ve kültür birikimine de hayran kaldık. Oldukça güzel bir sohbetin ardından, esas sorun yediklerimizin parasını ödemeye kalktığımızda ortaya çıktı. Tanrı misafiri olduğumuzu ve borcumuzun olmadığını, para alamayacağını söyledi. Zorlukla tahmini bir tutarı verdikse de, bu kez de annesinden azar işittiği için parayı iade etmeye kalktı. Neyse ki sonunda uzun uğraşlardan sonra bir kez daha yolumuz Iğdır’a düşerse kendisine uğrayacağımıza dair söz vererek razı ettik. İşte insanımızın misafirperverliği. Benzerlerini bundan önce uğradığımız yerlerde de görmüştük. Ama bu bir başka idi. Yolu Iğdır’a düşenlere bir çay içmek için dahi olsa mutlaka uğramalarını ve Murat ile ailesini tanımalarını tavsiye ediyoruz.
Murat’ın dükkanından içimizde sıcacık duygularla ayrılarak Iğdır’ı geçtik. Ağrı Dağı tüm haşmetiyle artık yolumuzun tam üzerindeydi. Iğdır Ovasını bitirerek Ağrı dağının kuzey yamacına doğru tırmanmaya başladık. Yolda Nuh’un Gemisi tabelasının bulunduğu yola saptık. 3 km kadar sonra ahşaptan yapılmış bir gemi gördük. 10 metre uzunluğunda ve 4 metre genişliğindeki gemi, iklim değişikliğini önleyecek çözümlere sahip çıkanların, çözümü talep eden ve sevdiklerine yaşanabilir bir dünya bırakmak isteyenlerin gemisi olarak Greenpeace tarafından Ağrı Dağının 2500 metre yüksekliğindeki kuzey yamacına 2007 yılında inşa edilmiş.
Bulunduğumuz yerden Ağrı Dağı’nın kuzey yamaçları ile Iğdır ovasını büyük bir hayranlıkla seyrettik. Ağrı Dağı’nı görmek tüm ekibimizin rüyası idi ve ona bu kadar yakın olmak hepimizi büyülemişti.
Ağrı Dağı’nın batı tarafındaki 2110 metre yüksekliğindeki Çilli Geçidinden sonra geniş virajlarla inilen yol, bir müddet sonra dümdüz bir ovanın ortasından devam ediyor. Sol tarafımızda Gölyüzü ve Saz Gölleri var. Ovanın sonunda dağın eteklerine kurulmuş olan Doğubeyazıt ise tam karşımızda.
Doğubeyazıt’a varışımız saat 15.00 i bulmuştu. Bu nedenle bir an önce gezimize başlamak istedik. İlk olarak, ilçenin 7 km güneydoğusunda, Doğubeyazıt ve ovaya hakim bir tepede kurulmuş olan İshakpaşa Sarayı’na gittik. İnşaatı 99 yıl süren ve Çıldır Atabeklerinden Küçük İshak Paşa zamanında 1784 yılında tamamlanan saray, Osmanlı İmparatorluğu’nun Lale Devri’ndeki son anıt yapısı olarak biliniyor.
Binbirgece masallarındaki sarayları anımsatan ve görkemli yapısı ile görülmeye değer bir mimari şaheser olan sarayın 360 odalı olduğu söyleniyor. Ancak bazı kısımların üst kısmının çökmüş olan sarayda bazı odaların temellerinin dahi yok olduğu ileri sürülüyor. Bu nedenle ayakta kalan cami ile kubbesi ve mimarisi sarayın bilinen görüntüsünü oluşturuyor. Bir masal dünyasındaymış gibi sarayı gezerken, cami ve diğer odalardaki akustiğe ve ışıklandırmaya hayran olmamak elde değil.
Birbirinin benzeri olan odalardaki pencerelerinin hepsi harika panoramik görüntülere sahip olan sarayın kalorifer, su ve kanalizasyon tesisat mevcut imiş. Hatta dünyanın ilk ısıtma sistemine sahip olduğu söyleniyor. Kazan dairesinde kaynatılan su, duvarlar içindeki boşluklardan dolaştırılarak saray ısıtılırmış. Suyun duvarların içinden geçtiği boşlukları bugün de görmek mümkün. Kazan dairesinin üstü sauna, yan odası da hamam olarak kullanılırmış.
Sarayın içindeki avlulara çıkan diğer kapılar gibi, kabartma, süsleme ve zengin bitki motifleriyle Selçuklu sanatının özelliklerini taşıyan taç kapının hemen girişinde yorgun gelen ve susuz kalmış ziyaretçiler için yapılmış bir çeşme bulunuyor.
Birinci avlunun kuzey cephesinde, bu kısmı boydan boya kaplayan günümüze de harap bir şekilde ulaşmış olan, sarayın korunması ve güvenliğine yönelik hizmetlerin verildiği muhafız koğuşları ile muhafız koğuşlarının alt kısmında aşağıya doğru dik merdivenlerle ulaşılan zindanlar yer alıyor. Sarayın en fazla hasar gören kısımları olan at ve araba koşum yerleri de bu avlunun doğu ve batı kısmında yer alıyormuş.
Sadece aile üyeleri ve özel misafirlerin geçmesine izin verilen ikinci avluda harem ve selamlık girişleri bulunuyor. Görkemli bir girişe sahip haremde mutfak, hamam ve odalar bulunuyor. Haremdeki en görkemli bölüm ise çiçek desenli taş işçiliğinin ve süslü kolonların kullanıldığı yemek odası… Alaturka tuvalet ise ömrünüzde görebileceğiniz en güzel manzaralı mekanlardan biri! Selamlıkta da kütüphane, cami ve kabul odaları bulunuyor.
Sarayın ikinci avlusunda Selçuklu kümbetlerine benzer, kesme taştan yapılmış iki katlı sekizgen bir türbe yer alıyor. Duvarları geometrik motiflerle süslü olan bu türbede İshak Paşa ile Çolak Abdi Paşa ve yakınları yatmaktadır.
Ruslar, Doğubeyazıt’ı işgal ettiklerinde, burasını karargah olarak kullanmış ve saraya ait kıymetli eşyaları yanlarında götürmüşler. Sarayın 13 x 6,5 metre ebadındaki som altından yapılan kapısı St.Petersburg’daki Hermitage müzesinde bulunuyormuş. Saray en büyük tahribatı da bu işgalde görmüş.
Bizim ziyaret ettiğimiz 21 Mayıs 2008 tarihinde restorasyon çalışmaları başlamıştı. Bu restorasyon çalışmaları, önceki yıllarda yapılan restorasyon çalışmalarının düzeltilmesine yönelikmiş. Çünkü 1958 yılından itibaren yapılan ve aralıklarla 50 yıl süren restorasyon çalışmalarında, sarayın dış duvarlarının kurşun plakalarla kaplanması, çatısının bir bölümünün ucuz siyah bir saçla kapatılması, sağlam durumdaki orijinal taşların çıkarılarak yerine yeni taşlar konulması gibi, yapının orijinal dokusunu bozan hataların yanı sıra, sarayın güçlendirilmesinde de yanlış uygulamalar yapılmış. Bu yıl başlayan çalışmalarda sözkonusu hataların düzeltilmesi ve binanın kolonları ve duvarlarının güçlendirilmesinin yanında, kış aylarında çatılarda biriken karın binaya zarar vermemesi için rezistanlı lamine çatı kurulacakmış.
Restorasyon çalışmalarından dolayı sarayın bazı bölümleri ziyaretçilere kapatılmış. Bu nedenle çok arzu etmemize rağmen minareye çıkarak sarayı ve civarını görüntülemek mümkün olamadı. Ancak odaların pencerelerinden sarayın etrafında bulunan Ahmedi Hani Türbesi, Doğubeyazıt Kalesi, Beyazıt Camii ve Keşişin Bahçesi’ni görebiliyorsunuz.
Keşişin Bahçesi, İshakpaşa Sarayı’nın hemen altında adeta bir vaha görünümünde yemyeşil büyük bir bahçe. 16.yüzyılda ortaya çıktığı sanılan ve asırlarca Anadolu’da dilden dile anlatılan ve ayrı dinlerden oldukları için evlenemeyen iki gencin acı sonla biten aşklarını anlatan ”Kerem ile Aslı” hikayesinin bu bahçede geçtiği söyleniyor.
İshakpaşa Sarayı’nın hemen üst tarafındaki tepenin yamacında ise, 1651 yılında doğan ve ölüm tarihi kesin olarak bilinmeyen Ahmedi Hani ye ait türbe ve yanında bir cami yer alıyor. “Mem-u Zin” adlı eserin yazarı olan Ahmedi Hani, Hakkari Han köyünden Doğubayazıt’a gelmiş. Ahmedi Hani bu eserde, Emir Zeyneddin’in güzellikleriyle dillere destan olan Zin ve Sili adlı iki kız kardeşin Memo ve Taceddin adındaki iki gençle olan aşklarını şiir şeklinde anlatır.
Türbeden yürüyerek Doğubeyazıt Kalesi’ne ve Beyazıt Camii’ne ulaşılıyor. Yapılış zamanı bilinemeyen, ancak içinde bulunan mezarlar nedeniyle Urartu Kalesi olduğu söylenen Doğubeyazıt Kalesi, İshakpaşa Sarayı yakınındaki sarp kayalık üzerine kurulmuş. Üç bölümden oluşan ve orta bölümünde tapınak ve mağaralar bulunan kalenin etrafını çeviren surların önemli bir bölümü yok olmuş. Tarih boyunca bir çok devlet arasında el değiştiren kale, Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferi sırasında Osmanlıların eline geçmiş. İshakpaşa Sarayının yapımından sonra önemini kaybetmiş ise de, zamanın tahribatına meydan okurcasına kısmen ayakta kalmayı başarmış.
Doğubeyazıt Kalesi’nin hemen eteğinde, Osmanlı Hükümdarı I. Selim tarafından yaptırıldığı kabul edilen Beyazıt Camii yer alıyor. Kesme taştan inşa edilen ve 15,20 x 15,20 m. boyutlarında, kare planlı ve tek kubbeli olan caminin kubbesi ise 11,50 metre çapında imiş. Kullanılacak durumda ve sapasağlam olan yapı 1687 de onarım görmüş. Üzerinde herhangi bir süslemesi bulunmayan cami, değişik renklerdeki taşların karışık bir biçimde kullanılmasıyla yapılmış.
İshakpaşa Sarayı ve çevresindeki diğer tarihi yapılardaki gezimizden sonra konaklayacağımız Sim-Er Hotel’e gittik. Ağrı Dağı’nın gölgesinde diyebileceğimiz ve meyve ağaçları içinde oldukça sevimli bir yer. Doğubeyazıt – Gürbulak yolu üzerinde, Doğubeyazıt’a 3 km, Ağrı Dağı’na 1 km mesafede bulunan otelden Büyük ve Küçük Ağrı Dağları inanılmaz muhteşem bir görüntü sunuyorlar. Güney yamacından çıkışlara izin verilen ve tırmanma rotası otelden görülebilen Ağrı Dağı’na tırmanan dağcıların Doğubeyazıt’taki konaklama yerlerinden biri imiş.
Genelde bulutlar altındaki Büyük ve Küçük Ağrı Dağı’nın doruklarında, şansımızın yaver gitmesi nedeniyle tek bir bulut parçası yoktu. Otelde konuştuğumuz yetkililerde, havanın dünden bu yana çok güzel olduğunu, Ağrı Dağı’nın kendisini çok ender olarak bu şekilde tüm güzelliği ile gözler önüne serdiğini söylemişlerdi.
Eşyalarımızı otele bıraktıktan sonra, vakit geçirmeden Meteror Çukuru’nu görmek için, İran’a geçiş noktası olan 35 km uzaklıktaki Gürbulak Sınır Kapısı’na doğru hareket ettik. Sarp Sınır Kapısı’na giderken gördüğümüz TIR kuyrukları burada da 2 sıra halinde ve 10 km boyunca yolumuzun üstündeydi. Sınır’a geldikten sonra sol tarafa ayrılan yola saptık. Biraz sonra bir nöbetçi kulübesi karşımıza çıktı. Bizi gülümseyerek karşılayan askerlerimize çukuru görmeye geldiğimiz söyleyince geçişimize izin verdiler. Bu arada sınırdaki İran’a ait nöbetçi kulübelerini de görebiliyorduk.
Meteor Çukuru, Gürbulak Sınır Kapısının hemen yanında ve İran sınırına 1 km mesafede askeri bölge içinde yer alıyor. 1892 yılında düştüğü sanılan büyük bir göktaşının meydana getirdiği söylenen çukur, dünyada büyüklük ve derinlik itibarıyla Alaska’dakinden sonra ikinci büyük meteor çukuru imiş. Taşın çarpması sonucu 35 m genişliğinde ve 60 metre derinliğinde oluşan çukur, aradan geçen zaman diliminde rüzgar, kar ve yağmurların taşıdığı topraklarla dolduğu için, derinliği giderek azalmak suretiyle bugünkü seviyesine, yani 35 metreye düşmüş. Çukurun kurtarılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından bir proje hazırlandığı konuşuluyordu.
Büyük ve Küçük Ağrı Dağları’nın buradan görünüşü ayrı bir görsel ziyafet sunuyordu. Akşam güneşinin alçaklarda oluşturduğu pusun ardından bulutsuz doruklar muhteşem görünüyordu.
Nöbetçi askerlerimize teşekkür ederek Nuh’un Gemisi’ni görmek için Doğubeyazıt’a doğru geri döndük. Doğubeyazıt’a 15 km kala, Üzengili köyü levhasının işaret ettiği yoldan sola saptık. Köyün içerisinden geçerek dağa doğru tırmanışa geçtik ve yaklaşık 3 km lik stabilize bir yolun sonunda gemi kalıntısı şeklindeki yere ulaştık.
Bir jeolojik oluşuma benzeyen, ancak boyutları Nuh’un Gemisi ile ilgili çeşitli kaynaklarda verilenlere benzer olduğu söylenen şekil, uzaktan bakınca da bir gemi kalıntısını net bir biçimde andırıyor. Kaynaklarda geminin Cudi Dağı’na oturduğunun belirtilmesi ve kalıntının olduğu yere yöre halkı tarafından eskiden Cudi Dağı denmesi, hatta bu yamacın Cudi Dağı’nın uzantısı olması da Nuh’un Gemisi olduğu efsanesini iddia edenlerin bir başka tezi imiş.
Bu kalıntının Nuh’un Gemisi olarak adlandırılmasının ise, 1985 yılında keşif uçuşu yapan uçağın pilotu tarafından Ağrı Dağı ve etrafı ile ilgili olarak çekilen hava fotoğraflarının incelenmesinde heyelan bölgesi bir alanın ortasına oturmuş gemiyi andıran bir kalıntının tespit edilmesi sonucunda olduğu söyleniyor.
Cudi Dağı’nın da uzantısı olan bu bölgede 1982 yılında Amerikalı astronot olan James Irvin tarafından başlatılan araştırmaya, yine Amerikalı arkeolog David Feson da iştirak etmiş. Amerika’daki bir vakıf tarafından finanse edilen bu araştırmada İncil’de gemiyle ilgili verilen bilgilere uygun ölçümler tespit edilmiş. Ayrıca yapılan arkeolojik çalışmalarda tahta parçaları bulunan bölgedeki fosillerin de iddiaları doğruladığı ifade ediliyormuş.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Nuh’un Gemisi’nin nerede olduğu kolay kolay belirlenemeyecek olmasına rağmen, bu işten en karlı çıkanların ülkemiz ve yöre halkı olduğu kesin. Çünkü Nuh’un Gemisi’de, Ağrı Dağı, İshakpaşa Sarayı, Meteor Çukuru gibi yörenin turizm gelirine oldukça önemli bir katkı sağlıyor.
Yol boyunca sağ tarafımızda yükselen Ağrı Dağı’nı seyrederek, akşam güneş batmak üzereyken otelimize ulaştık. Her iki Ağrı Dağı’nın akşam güneşi altındaki görüntülerini son bir kez daha doyasıya seyrettik ve bir daha kimbilir ne zaman göreceğimizi düşünerek zihnimize kazıdık.
Akşam yemeğinde otelin açık büfe lokantasında, ayran aşı ve diğer yöresel yemekleri tercih ettik. Bir – iki kadehle yorgunluğumuzu atmaya çalıştık. Yemek esnasında İstanbul’dan bir arkadaşımızla karşılaştık. Bir tur organizasyonunu düzenleyenler arasındaymış. Uçakla geldikleri Erzurum’dan sonra Kars – Doğubeyazıt – Van –Tatvan turu yapıyorlarmış. Gezi güzergahımızı söyleyince muhteşem bir plan olduğunu söyleyerek, bize bir sonraki duraklarıo olan Van ile ilgili bilgiler verdi. Ayrıca sabah kahvaltısı için Sütçü Fevzi’ye gitmemizi söyledi. Sohbettten sonra ertesi gün yapacağımız Van yolculuğu için dinlenmeye çekildik.




























































































































































güzel bi yer ya çok beğendim….
BeğenBeğen