|
Gün |
5 |
|
Güzergah |
Trabzon – Maçka – Zigana – Gümüşhane – Bayburt – Erzurum |
|
Mesafe |
373 km |
|
Seyahat Süresi |
8 saat |
Bugün 19 Mayıs 2008 Pazartesi… Bugün Doğu Karadeniz turumuzu tamamlayarak, Doğu Anadolu turumuza başlıyoruz. İller Bankası Misafirhanesi yetkililerine teşekkür ederek saat 07.30 da yola koyulduk. Bu turumuzdaki ilk durağımız Erzurum olacak. 3 gün aradan sonra direksiyonda tekrar Sabri var.
Dünkü Uzungöl gezimizde başlayan yağmur durdu. Güneşli ve bulutsuz bir gökyüzü var. Bu nedenle gezimizin ikinci gününde sis yüzünden göremediğimiz Sümela Manastırı’nı hiç olmazsa aşağıdan görmek için Maçka’dan saptık.
Sümela Manastırının bulunduğu Altındere Milli Parkı’nın girişine saat 08.00 ulaştığımızda bizi büyük bir dikkatle izleyen iki köpek dışında etrafta hiç ziyaretçi yoktu. Hatta hediyeli eşya satan dükkanlar bile yeni açılıyordu.
Dere kıyısındaki otoparktan Sümela Manastırının ve bulunduğu kayalık tepenin fotoğrafları çektik.
Bu şekilde Sümela’yı güneşli ve bulutsuz bir havada görme imkanı bulduktan sonra, Maçka’ya dönerek tekrar yola çıktık. Sabah kahvaltısı için Zigana Tüneli’ne varmadan, daha önce sütlaç yediğimiz Uğur Usta’nın Yörük Çadırı’nda durduk. Bal, tereyağı, domates, zeytin ve sahanda tereyağlı yumurtadan oluşan kahvaltı oldukça güzeldi. Trabzon – Gümüşhane arasında seyahat edenlere önerilir.
Kahvaltı sonrası, 2000 metre yükseklikteki Zigana tünelinden ikinci defa geçerek yolumuza devam ediyoruz. Zigana Tünelini çıktıktan sonra Trabzon il sınırlarından da çıkıyoruz. Buradan sonra iniş virajlarla dolu. Manzara çok güzel..
Torul’dan geçerken Trabzon Rum İmparatorluğu zamanında “Kavasite Beyleri” tarafından yapıldığı sanılan Torul Kalesi’ni ve XVI.yüzyılda yapılmış Osmanlı köprülerinden tarihi Köprübaşı Köprüsü’nü fotoğraflamak için duruyoruz.
Daha önceden internetten öğrendiğimiz Karaca Mağarası’nı görmek için, Torul’u geçtikten 10 km sonra sola sapıyoruz. Mağaraya Krom deresi, Cehennem Vadisi Kanyonu, İmara Manastırı yolu istikametinde 5 km ilerledikten sonra ulaşılıyor.
Mağaraya, aracımızı hediyelik eşya dükkanları ve lokantaların bulunduğu yerdeki otoparka bıraktıktan sonra yaklaşık 200 metre kadar yürüyerek gidiliyor. Denizden 1550 metre yükseklikteki mağaranın 9-10 çeşitteki damlataşı oluşumları bakımından çok zengin olduğunu okumuştuk.
Mağara’daki müze görevlisi, ellerimizdeki video kameralar ile fotoğraf makinelerini görünce, içeride fotoğraf çekmenin kesin olarak yasak olduğunu , makinelerimizi emanet dolaplarına bırakmamız gerektiğini belirtti. Yasak nedenini sorduğumuzda ise, mağara içerisinde bir kısım ziyaretçilerin, sarkıt ve dikitlere elleriyle veya vücutları ile yaslanarak fotograf çektirdiklerini, bu durumun ise sarkıt ve dikitlerin kirlenmesine yol açtığını ve hatta bazılarının kırıldığını ifade etti. Bu nedenle Valilik tarafından görüntü alınması konusunda yasak konulmak zorunda kalınmış. Ne diyebiliriz ki!… Valilik kararında haklı!…
Makinelerin emanet dolabına bırakıp anahtarlarını aldıktan sonra içeri girdiğimizde, mağaranın mükemmel bir şekilde ışıklandırıldığını, damlataşların oluşturduğu sarkıt ve dikitler ile traverten havuzları aracılığı ile oluşan muhteşem bir gösteriye şahit oluyorsunuz. Damlataşlarına yaslanarak fotoğraf çektirenleri pek hayırla da andığımız söylenemez!.. Ama yine de mağaranın içini flaş kullanmadan görüntülemeyi bir şekilde başardık. Ama nasıl yaptığımız ise tamamiyle bizim sırrımız. Bu konuda Valiliğin affına sığınıyoruz.
Karaca Mağarası’nın içi kadar dışındaki manzarada çok güzeldi. Doğu Karadeniz Dağlarını ve eteklerindeki köyleri görüntüledik.
Mağaradan hareket edip, anayola çıktıktan 12 km kadar sonra Gümüşhane’ye ulaştık. Trabzon yolundan Gümüşhane’ye geldiğinizde ilk olarak Gümüşhane Şehir Stadyumu ile karşılaşıyorsunuz. Stad oldukça ilginç bir yere kurulmuş. Tribünün bir kısmı kayaların arasına, toprak ve kayaların oyulması suretiyle yapılmış. Stadyumda rengarenk giyinmiş olan öğrencilerin 19 Mayıs gösterileri vardı. Kısa bir süre seyrettikten sonra Gümüşhane’nin içinden geçerek yolumuza devam ettik.
Gümüşhane’yi 12 km kadar geçtikten sonra Erzincan yol ayrımının biraz ilerisinde Yeniyol köyünün Tohumoğlu kesiminde bulunan Tohumoğlu Köprüsü’nün fotoğraflarını çekmek için durduk. Köprünün kitabesi bulunmadığından yapım tarihi kesinlik kazanamamış. Ancak Selçuklu döneminde, 1575 yılında yapıldığı sanılıyor. İki gözlü ve yuvarlak kemerli olan köprü, küçük taşlardan yapılmış, yer yer de iri blok taşlar kullanılmış. Günümüze oldukça iyi durumda gelmiş olan ve bir benzin istasyonun arkasında kalan köprü trafiğe kapalı durumda.
Tohumoğlu’dan ayrıldıktan biraz sonra, o ana kadar güneşli olan gökyüzü birden yağmur bulutları ile doldu. 10 km kadar sonra da yağmurun ortasına düştük. Oldukça şiddetli yağan yağmurda araba kullanmak da zorlaşınca, süratimizi 50 km civarına düşürmek zorunda kaldık. Doğu Karadeniz Dağları solumuzda, Bayburt Ovası’nı takip ederek yağmurla birlikte Bayburt’a ulaştık.
Bayburt’da da görülmesi gereken çok güzel yerler var. Ancak yağmursuz bir günde gelmek gerekir. Sağanak yağmur nedeniyle ulaşamadığımız şehrin kuzeyinde kayalar üzerine M.S. ilk yüzyıllarda yapıldığı sanılan ve Bağratlılar zamanında ( 9.-10 YY) varlığı bilinen Bayburt Kalesi ve Saltukoğulları zamanına ait Şehit Osman Türbesinin uzaktan fotoğraflarını çekmekle yetinmek ve Bayburt’un içini de arabadan çıkmadan gezmek zorunda kaldık.
Bayburt’un ana caddesi olan Cumhuriyet Caddesi’nin sonuna kadar giderek, şehrin merkezindeki tarihi saat kulesine ulaştık. İnşaatı tam 1 yıl süren Bayburt Saat Kulesi 1924 yılı Cumhuriyet Bayramı’nda açılmış. Yöredeki ustalar tarafından Bayburt taşından yapılmış. Şerefesi ve üzerindeki kubbesi ile minareye benzeyen kulenin yüksekliği 21 metre.
Şehrin içindeki gezimiz esnasında, bir yöresel giysi olan ehramlı birkaç kadın gördük. Ehram, Gümüşhane, Bayburt ve Erzurum yöresinde koyun yününden yöresel usullere göre elde edilen yün ipliklerle dokunan yün bir giysi. Kullanılan ehram iplikleri hiç boyanmıyormuş. Mor ve beyaz koyun yünleri doğal renkleri korunarak evlerdeki tezgahlarda dokunduktan sonra şehir içindeki tekstil atölyelerinde elbise veya ev ve süs eşyaları yapılıyormuş.
Bayburt’daki kısa şehir içi turumuzu tamamlayarak yine yağmur altında Erzurum’a doğru yolumuza devam ettik. Yolumuz üzerindeki ilk durağımız biri bitmeden diğerini başladığı virajlarla ve gittikçe yükselerek bulutlara yakınlaştığımız, 2370 metre rakımı ile ülkemizin en yüksek karayolu dağ geçitleri arasında olan Kop Geçidi oldu.
Kop Dağı üzerinde bulunması nedeniyle bu ad verilen geçit, yeni Zigana Geçidi’nin aksine herhangi bir tünelden ibaret olmayıp, sadece dağın üstünden aşan bir yol şeklinde. Erzurum’a ilk kar düştüğünde, Kop Geçidi’nin çoktan kapanma aşamasına geldiği söyleniyor. Bunun ne kadar doğru olduğunu geçitte durup arabadan çıkar çıkmaz anladık zaten. 19 Mayıs günü hava sıcaklığı 3 derece!.. Ama dağın tepesindeki manzarayı görünce bu soğuğu hissetmiyorsunuz bile. Gerçekten de muhteşem bir panoramik şölen ile karşı karşıya idik.
Kop Geçidi’nin hemen yanında Kop Şehitleri Abidesi bulunuyor. Abide, 1916 yılında Kop Geçidi’nde düşmana direnen ve bu direnişte şehit olan askerlerin anısına 1963 yılında Kop Dağı’nın zirvesine yapılmış. Kazma, kürek, baltalarla düşmana karşı altı ay süren amansız mücadele verilmiş ve bu direniş Mareşal Fevzi Çakmak tarafından tarihimizdeki 2.Plevne Savunması olarak adlandırılmış.
Abidenin altında yer alan çeşmenin buz gibi suyundan içtikten sonra, Kop Dağı’nı ardımızda bırakıp, virajları takip ederek Erzurum’a doğru inişe geçtik. 2007 yılındaki Doğu Ekspresi ile yaptığımız Kars gezisi sırasında trenden gördüğümüz Aşkale’yi bu kez karayolundan gördük. Saat 15.00 civarında Erzurum’a ulaşarak Öğretmenevi’ndeki rezervasyonumuzu kesinleştirdik. Arabamızı Öğretmenevi’nin otoparkına bırakarak, Erzurum gezimize başladık.
Erzurum’daki ilk yaptığımız, açlığımızı geçiştirmek için Erzurum Atatürk Müzesi’nin hemen yanındaki bir lokantada pide yemek oldu. Dördümüz de birer pide söyledik. Ancak bunun ne kadar hatalı bir karar olduğunu pideler gelince gördük. Çünkü battal boyda gelen bir pide ile iki kişi rahatlıkla doyardı. Yemekten sonra yan yana olan il olarak Yakutiye Medresesi ve Lala Mustafa Paşa Camii’ni gezdik.
Yakutiye Medresesi, İlhanlı Sultanı Olcayto zamanında Gazan Han ve Bolugan Hatun adına, Cemaleddin Hoca Yakut Gazani tarafından 1310 yılında yapılmış. Anadolu’daki kapalı avlulu medreselerin en büyüğü olan yapı, cepheden dışa taşan taç kapısı ile Çifte Minareli olarak planlanmış. Ancak, minareler Çifte Minareli Medrese’de olduğu gibi taç kapı üzerinde değil köşelere yerleştirilmiş. Minarenin dış yüzeyi, birinin başı yukarıda, öbürünün ki aşağıda olmak üzere stilize lale biçiminde sıralar halinde eşsiz bir çini – mozaik süslemesi ile kaplanmış. Minarenin şerefesinin üst kısmı bugün yok olmuş. Günümüzde Türk İslam Eserleri ve Etnografya Müzesi olarak kullanılıyor.
Yakutiye Medresesi’nden çıktığımızda, Bayburt civarında bıraktığımız yağmur Erzurum’a ulaşmıştı. Birden bardaktan boşanırcasına inen sağanaktan kaçmak için Lala Mustafa Camii’ne sığındık. Erzurum’daki ilk Osmanlı camisi olan Lala Mustafa Paşa Camii, Erzurum’un merkezini de oluşturuyormuş. Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa tarafından Erzurum’da Beylerbeyi olarak görev yaptığı sırada 1562 yılında yaptırılmış Mimar Sinan’ın eserlerinden olup, Mimar Sinan’ın İstanbul Şehzade Camii’ndeki gibi merkezi plan tipi ile inşa edilmiş. Henüz namaz vakti olmaması nedeniyle caminin içinden birkaç fotoğraf alma imkanımız oldu. Cami içerisinde çini, halı, şamdan ve hat örnekleri bulunuyor.
Yağmur dindikten sonra, Cumhuriyet Caddesini takip ederek Erzurum’un en eski camilerinden olan Ulucami’ye geldik. Ancak restorasyonda olduğu için caminin dışarıdan fotoğraflarını çekebildik. Cami Saltuklu Emiri Nasreddin Aslan Mehmet tarafından 1179 yılında yaptırılmış ve Saltuklulara Atabey ismi yakıştırıldığından, camiye Atabek Camii de deniliyormuş. Caminin sağ tarafında tuğladan yuvarlak gövdeli tek şerefeli minaresi bulunuyor.
Daha sonra Ulucami’nin hemen yanı başında yer alan ve Hatuniye Medresesi de denilen Çifte Minareli Medrese’yi gezdik.
Erzurum’un sembolü haline gelen Çifte Minareli Medrese’nin 13.YY. sonlarında yapıldığı tahmin ediliyormuş. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın kızı Hundi Hatun veya İlhanlı hanedanlarından Padisah Hatun tarafindan yaptırılmış olabileceği düşüncesi ile adına Hatuniye Medresesi de deniliyormuş. Osmanli Padisahlarından 4.Murat’in emri ile bir süre Tophane olarak, daha sonra da Kışla olarak kullanılmış. 35 m x 46 m boyutlarında olan medresenin zemin katında 20, birinci katında ise 22 oda bulunuyor. Medresenin ortasındaki avlu, dört taraftan revaklarla çevrili olup, revaklar dördü sekizgen gövdeli, diğerleri silindirik kalın sütunlar üzerine oturtulmuş. Medresenin, süslemelerle bezenmiş olan taç kapısının her iki yanında payandalar üzerinde yükselen iki minaresi ile Anadolu Osmanlı mimarisinde önemli bir yeri bulunuyor. Sırlı tuğladan yapılmış olan minareler, kalın yivli olup, yer yer aralarına üçgen çiniler yerleştirilmiş.
Çifte Minareli Medresenin hemen karşısında bulunan ve ilk inşa tarihi kesin olarak bilinmeyen Erzurum Kalesi’nin, M.S. 5.YY. ilk yarısında Bizanslılar tarafından yaptırıldığı tahmin ediliyor. Akşam olmak üzere olduğu ve girişin sona ermesi nedeniyle Erzurum Kalesi’nin içini gezme imkanımız olmadı. Bu nedenle kale içersinde yer alan cami ile saat kulesini ve diğer eserleri ne yazık ki göremedik.
Dışarıdan görme imkanı bulduğumuz ve bir tepe üzerinde yer alan kale, 11. YY.’da Türklerin eline geçinceye kadar, çeşitli uygarlıklar arasında sık sık el değiştirmiş. Kalenin etrafında bulunan surlar, iç kaleye ait olup, dış kalenin surları ortadan kaybolmuş. Kaleyi dışarıdan gezerken, Saat Kulesi’de denilen Tepsi Minareyi’de surların ardından görebildik. Ancak havanın kararmış olması nedeniyle, zor koşullarda birkaç fotoğrafını çekebildik.
Erzurum Kalesi ve Çifte Minareli Medrese’nin bulunduğu meydanı da fotoğrafladıktan sonra, yorgunluğumuzu, Öğretmenevi’ne giden Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan Şölen Pastanesinde, çay içmek suretiyle atmaya çalıştık. Gerek çay, gerekse yanında aldığımız pastalar nefisti. Daha sonra Teknosa’ya uğrayarak, video kamera için 10 adet mini kaset aldık. İstanbul’dan çıkarken yanımıza aldığımız 6 adet kaseti bitirmek üzereydik ve daha çok gidilecek ve görülecek yer vardı.
Erzurum gezimizin son aşamasında, bölgenin kuyumculuk merkezi olan Erzurum’a gelip, Oltu taşından yapılmış eşya ve takıların satıldığı yerleri görmeden gitmek istemedik. Bu nedenle Erzurum Kalesi’nin eteklerinde yer alan ve tek katta 80 kadar dükkandan oluşan Kuyumcular Çarşısı’na uğruyoruz.
Ardıç ağaçlarının reçinesi ile kil ve linyit karışımının fosilleşmesi ile oluşan ve yumuşak bir linyit türü olduğu söylenen Oltu taşında hakim rengin siyah olması ile birlikte nadiren de olsa gri-yeşilimsi renkli olanları da varmış.
Oluşumu Bronz Çağı’na kadar oluşan Oltu taşı, Erzurum’un Oltu ilçesinin köylerinde, oldukça engebeli ve dik yamaçlarda yer alan ocaklardan yöre insanının emeği ile zor koşullarda çıkarılıyormuş. Yöre halkı tarafından babadan kalma yöntemlerle dağların oyulmuş, parçalanmış kısımlarına 80 cm çapında açılan ve ancak iki kişinin birlikte çalışabildiği dik galerilerde, el feneri ışığında, kazma kürek, çekiç gibi eski aletlerle calışılarak çıkarılıyormuş. Oltutaşı cevheri çok ince ve kırılmış damarlar halinde bulunduğundan çok fazla çıkarılamazmış. Topraktan çıktığında çok yumuşak olmasına rağmen hava ile temas ettiğinde hemen sertleşmesi nedeniyle galeriden çıkıp cilalanana kadar mutlaka nemli ortamda saklanıyormuş. Büyük emekle çıkarılan bu maden işlenmek üzere küçük atölyelere gönderiliyormuş.
Küçük atölyelerde bir heykeltıraş titizliğinde çalışan ustalar tarafından, çifte su verilmiş bıçakla yontup zımparalamak suretiyle şekil verildikten sonra tebeşir tozu ve zeytinyağı ile cilalanan taşlardan, kolyeden küpeye, sigaralıktan yüzüğe pek çok süs eşyası yapılıyormuş. Geniş bir kullanım alanı olsa da Oltu taşı en çok tespih yapımında kullanılıyormuş.
Kuyumcular Çarşısında, inanılmaz derecede güzel bu el emeklerinden binlerce çeşidini görebilirsiniz. Beğendiğimiz birkaç parçayı satın alarak çarşı gezimizi de tamamlamış olduk.
Öğretmenevi’ne uğrayıp, arabada bıraktığımız eşyalarımızı odalarımıza taşıdıktan ve kısa bir süre dinlendikten sonra akşam yemeği için resepsiyonda buluştuk. Resepsiyondaki görevlilere çağ kebabı yemek istediğimizi söyleyince bize yakınlardaki Amiller Lokantasını tavsiye ettiler. Lokantaya vardığımızda, Cağ Kebabının kokusu iştahımızı daha da kabartı.
Cağ Kebabı, odun ateşinde kuzu etinden yapılan bir tür yatık döner. Servis yapılan şişlere dizilmiş olan nar gibi kızarmış etler, lavaş ekmeğine sarılarak yeniliyor. Çağ kebabından sonra, tatlı olarak kadayıf dolması geldi. Kadayıf dolması ise tel kadayıfın içi cevizli olarak sarılıp yumurtaya bulanarak tavada kızartıldıktan sonra şerbetlenmesi ile yapılıyor. Biz kadayıf dolmasına saldırmışken, garson bir kase süzme yoğurt getirince şaşırdık. Meğer kadayıf dolmasının yoğurtla beraber yenmesi gerekiyormuş. Deneyince anladık. Yoğurt, tatlının hafiflemesini sağlıyor. Gerçekten de kendimize çok güzel bir ziyafet çektik.
Yemekten sonra Öğretmenevi’ne döndük ve yarınki Yusufeli yolculu ile ilgili planlarımızı yaptıktan sonra odalarımıza çıktık.













































































Yorum bırakın