|
Gün |
3 |
|
Güzergah |
Rize –Sarp – Hopa – Artvin – Hopa – Ardeşen – Ayder |
|
Mesafe |
415 km |
|
Seyahat Süresi |
11 saat |
Dedeman Otel’de sabah uyandığımızda dışarıda, bulutsuz masmavi bir gökyüzünün bizi beklediğini görünce sevindik. Ne de olsa, yola çıktğımızdan bu yana 3 gün yağmursuz çok az zamanımız geçmişti. Oteldeki açık büfe kahvaltımızın ardından saat 08.30 da gezimizin 3.gün güzergahı olan Sarp Sınır Kapısı, Artvin ve Ayder turu için yola koyulduk. Sabah kahvaltısındaki balın tadı nefisti.
İlk durağımız Rize’nin çıkışında merkeze 9 km uzaklıktaki Gündoğdu Beldesi’nde yol kenarındaki Tekpa Rize Bezi Fabrikası oldu. Adında fabrika yer almasına karşın üretim yeri iki tane küçük ve bir adette büyük tezgahın olduğu orta ölçekte bir atölye. Zaten satış mağazasının yan tarafında yer alan üretim yerinin girişinin üstünde de dokuma atölyesi yazıyor.
Burada bir numara denilen en ince kenevir ipliğinden yapılan Rize Bezi ve bundan yapılan peçete,masa örtüsü,sehpa örtüsü,çarşaf,pike ve pike takımı gibi yan ürünler imal ediliyor. Bir kısım üretim ise fason olarak Bursa ve diğer illerde yaptırılıyormuş. Atölyedeki üretim Andi adı verilen el tezgahlarında otantik motifler işlenmek suretiyle gerçekleştiriliyormuş.
Dokuma tezgahında çalışan kadın işçiyi izlerken süratine ve dikkatine hayran kaldık. Ellerinin hareketini izlemek oldukça zordu. Nitekim çektiğim fotoğraflarda eller net olarak görülmüyor.
İmalat yerini gezdikten sonra , üretimlerinin sergilendiği ve satışa sunuldugu tarafa geçtik. Gerçektende oldukça güzel dokumalar vardı. Gülay ve Ülgen alışverişe daldılar. Neyse ki, şöförümüz Aydın’ın yolumuzun uzun olduğunu, bir an önce hareket etmemiz gerektiği söylemesi ile alışveriş faslı kısa sürdü. Kızların aldıklarının arasında Karadeniz yöresine özel pullu bandana varmış. Arabaya biner binmez başlarına takınca gördük. Trabzon dönüşüne kadar da hiç çıkarmadılar.
Rize Bezi fabrikasından sonra Karadeniz kıyısında yer alan ve birbirinden güzel birer ilçe olan Çayeli, Pazar, Fındıklı, Arhavi ve Hopa’dan geçerek Gürcistan’a geçiş noktası olan Sarp Sınır Kapısı’na ulaştık. Geçtiğimiz yerlerde yeşillikler içindeki çay bahçelerini seyretmekten kendimizi alamadık.
Bu arada yolda giderken çok dikkatli araba kullanılması gerektiğini gördük. Çünkü bir minibüsün duble yolda ve bizim gidiş yönümüzde, bizim sol şeridimizden yaklaşık 80-90 km hızla kendi yolundaki gibi ters yönde gidiyordu. Gözlerimize inanamadık.
Sarp’a tüm Doğu Karadeniz’de olduğu gibi bir çok tünelden geçerek varılıyor. Hopa’nın çıkışından itibaren sınır kapısına kadar kamyon ve TIR’lar iki sıra halinde uzun kuyruklar oluşturmuşlardı.
Sarp Sınır Kapısı, hemen bir tünelin bitiminde yer alıyor. Sınır kapısındaki küçücük meydan da bir astsubay ve birkaç er trafiği ve geçişi düzenlemeye çalışıyordu. Sınır tarafından ikiye bölünen köyün Gürcistan tarafında yer alan kısmının tepesinde bir kilise görünüyor.
Burada bizi en çok üzen konu, sınır kapısı ve etrafının tam bir çöplük olmasıydı. Sahilden başlayarak her taraf her türlü çöpten geçilmez bir hale gelmiş. Çok çirkin bir durum. Hele sınır kapılarının bir ülke ile ilgili ilk düşüncenin oluştuğu yer olduğu akla gelince durum daha da vahim… Bu konuda anlatılan, çöplere günü birlik Türkiye’ye giriş yapan Gürcistanlıların neden olduğu yönünde. Belediye yetişemiyormuş. Böyle bir yerin temizliği sadece Belediyelere bırakılırsa ne olacağı görülüyor işte.
Sarp’a geldiğinizde geçerli bir pasaportunuzun olması halinde vize olmaksızın Gürcistan’a geçebileceğini öğrendik. Çünkü Gürcistan, Türk Vatandaşlarına vize uygulamayan birkaç ülkeden biri… Hatta Batum’a yapılan THY seferleri içinde geliş ve gidişte Gürcistan’a geçilebiliyormuş. Neyse ki pasaportlarımız yanımızda değildi. Yoksa bunu da denerdik !..
Sarp Sınır Kapısı’ndaki gezimizi tamamladıktan sonra, Artvin’e gitmek için yola koyulduk. 20 km uzaklıktaki Hopa’dan güneye, Borçka – Artvin yoluna saptık. Yeşil ormanlar ve çay bahçelerinin arasında çok güzel bir yol… Hopa’dan sonra yavaş yavaş ve kıvrıla kıvrıla yükselmeye başlayan yol oldukça hoşumuza gitti. Yolda çay hasadı yapan kadınları gördük. Keçinin bile duramayacağı bir eğimde normal bir şekilde çalışıyorlardı.
8 km kadar sonra içinden geçtiğimiz Çavuşlu Köyü’nün hemen dışında, hemen yol kenarında ve daha düz sayılabilecek bir eğime sahip çay bahçesinde durduk. 2 kadın çay topluyorlardı. Sabri ve ben fotoğraf makinesi ve kameralara sarılırken Ülgen ve Gülay doğru çay bahçesinin içine, kadınların yanına gittiler. Uzaktan ne konuştukları duyulmuyordu, ancak bizimkilerin çay toplamaya heves ettikleri açıktı. Zaten biraz sonra kadınların elinden çay topladıkları makası alınca olay tamamiyle netleşti. Neyse ki tüm bahçeyi toplamaya kalkmadılar. Çay bahçesinin yeşilin birkaç tonunu birden taşıdığını gördük.
Bu arada yol kenarındaki yaşlı bir amca ile tanıştık. Meğer çay toplayan kızların babası imiş. Biraz sohbet ettik. Ayrılmak üzere iken, yemek vaktinin olduğunu, Allah ne verdiyse beraber yemek istediklerini söyledi. Güzelim Anadolu insani işte!…
Çavuşlu Köyü’nden ayrıldıktan 5 km kadar sonra, Cankurtaran Geçidi’nde durduk. Muhteşem bir manzara vardı. Geçitten Hopa’yı ve Karadeniz’i görebiliyorsunuz. Ayrıca tepeleri bulutlu yemyeşil ormanlarla kaplı dağlar da çok güzel görünüyürdu. 680 metre yükseklikteki Cankurtaran Geçidi, Karadeniz kıyılarını iç bölgeye bağlayan önemli geçitlerden biri. Kışın karda devamlı kapanırmış. Geçitte Karayolları bakımevinin bulunuşu da bunu doğrular nitelikte.
Geçitten sonra birden yol aşağıya doğru inmeye başlıyor. Yol genelde oldukça güzeldi. Ormanların arasından kıvrılarak gidiyorsunuz. Borçka civarında Çoruh nehrine katılan bir çayın kenarında olan karayolunun bazı kısımları, çayın taşmasının sonucunda yer yer çökmüştü. Karayolları bu kesimlerde drenaj ve set çalışmalarını sürdürüyordu.
Borçka’ya 10 km kala, çok güzel bir asma köprü dikkatimizi çekti. Hemen bir fotoğraf molası verdik. Dolayısıyla Gülay ve Ülgen ise doğru köprüye… Köprünün üzerinde satılık çiftlik ilanı vardı. Sevilen Vadi Köroğlu Çiftliği’ni satıyorlarmış!..
Borçka’ya vardığımızda şehrin girişindeki Petrol Ofisi istasyonunda umumi arzu üzerine ihtiyaç molası verdik. İstasyonun hemen arkasından geçen Çoruh Nehri’nin gürültüsü dikkat çekiciydi.. Çoruh’un neden rafting için en güzel parkurlara ve debiye sahip olduğunu, nehri gördüğünüzde hemen anlıyorsunuz. Çoruh nehrinde rafting yaparken soluğu Batum’da almak işten bile değilmiş. Bu arada nehrin üzerindeki asma köprünün uzunluğu dikkat çekiciydi.
Borçka’da 7 katlı bir bina inşaatı dikkatimizi çekti. Çünkü, şimdiye kadar gördüğümüz inşaatlarda, tuğla duvarlar aşağıdan yukarı katlara doğru yapılıyordu. Burada ise tam tersi idi. En üst kattan başlamışlar, aşaüıya doğru iniyorlardı. Vardır bir hikmeti diye düşündük.
Mola sonrasında Borçka Barajı ve baraj gölünü talip ederek Artvin’e ulaştık. Çoruh Vadisinin yanında oldukça eğimli bir yamaca kurulmuş olan Artvin’de, tek bir ana cadde var ve o caddeden de kıvrıla kıvrıla en tepeye çıkabiliyorsunuz. Ayrıca hiç trafik ışığı yok. Zaten yolda durulsa, hele bir de acemi şöförseniz vay halinize… Artvin’de Trafik Canavarı Yok diye bir yol levhası dahi gördük. Tüm resmi daireler ve okullar ana caddenin etrafına serpiştirilmiş. Devlet Hastanesi ise Artvin’in en yüksek noktasında!.. Artvin’in alt mahallelerinden gelebilecek acil hastaların işinin oldukça zor olabileceği aramızda espri konusu bile oldu.
Artvin’in en yukarıdaki mahallesine ulaştıktan sonra Kafkasör Yaylası yoluna girdik. Yayla turizmi yönünden Artvin’in en önemli merkezlerinden olan Kafkasör yaylasına 10 km.’lik genelde asfaltlanmış biraz dar bir yoldan ulaşılıyor. Oldukça yüksek bir yerden geçen yolda, fotograf çekmek için birkaç defa durduk. Aşağıdaki ve karşı yamaçlardaki manzara muhteşemdi.
1250 metrede yer alan ve Turizm Alanı olarak ilan edilen Kafkasör Yaylası’nda her sene Haziran ayının son haftasında Kafkasör Kültür ve Sanat Festivali etkinliği yapılıyormuş. Etkinlik kapsamında boğa güreşleri, karakucak güreşleri, folklor gösterileri, müzik şölenleri gerçekleştiriliyormuş. Gösteriler için etrafı tribünlü bir alan ve ulaşım için bir helikopter pisti var. Biz biraz erken gelmişiz ne yazık ki..
Yolda biraz kendisini gösteren bulutlar, Kafkasör’e çıkışımızdan sonra daha da yoğunlaştı. Sonra bir anda yağmur indirdi. Bu nedenle yağmur yağana kadar çektiğimiz fotoğraflarla yetinmek zorunda kalarak dönüş yapmaya karar verdik. Yayla havası nedeniyle acıkan karnımızı doyurmak için ise yolda bir kır lokantasında durduk. Artin-Kafkasör yolu üzerinde oldukça şirin bir yer olan Katravan Restaurant’da tadı damağımızda kalan şiş, salata ve kuymak’ı bu yöreye gidecek olan herkese kesinlikle tavsiye ediyoruz.
Yemekten sonra minibüsümüzle hareket ettik. Artvin’in yukarıdan birkaç fotoğrafını çektikten sonra Borçka’daki bir ihtiyaç molasından sonra durmaksızın Ayder’e doğru yola koyulduk. Yaylanın temiz havası ve yemekten sonra hepimiz bir uyku çökmüştü. Neyse ki Aydın (kaptan pilotumuz) uyanıktı. Ardeşen’den sonra Ayder yolunun geçtiği Fırtına Vadisi’ne girdik.
Fırtına Vadisi, çay bahçeleri ve ormanların oluşturduğu yeşilin değişik tonları, akan berrak suyun şırıltısı, eski ve mimari açıdan çok güzel olan kemer köprüleri ile gerçekten de muhteşem bir yer… Türkiye florasının % 28’ini oluşturduğunu okumuştum. Dünyada koruma altına alınan 200 ekolojik bölgeden biri olması rastlantı değil. Yapılması planlanan barajın bu cenneti yok edeceğini düşününce insanın içine bir kor düşüyor.
Ayder Yaylası’na, dere Çamlıhemşin ilçesinden geçilerek ulaşılıyor. Çamlıhemşin, Fırtına deresi ile bir dağın dik yamacı arasındaki daracık bir şeritte yer alıyor. Hatta dere tarafındaki evlerin altından sular akıyor. İlçenin, aralarında yöresel hediyelik eşya satan yerlerinde olduğu sağlı sollu dükkanlardan oluşan tek bir ana caddesi var.
Ayder Yaylası’na vardığımızda, birkaç beton yapı haricinde doğanın korunmasına gereken özenin verildiğini gördük. Yayla turizmine hizmet veren birçok konaklama tesisi var. Bunlardan bazıları ahşaptan yapılmış.
Köyün içinden geçerek binaların bittiği yerde fotoğraf çekmek için durduk. İşte burası, tepeleri sis bulutlar altında kalmış dağlardan aşağıya doğru akan şelaleler, kuş cıvıltıları, Karadeniz’in o tarif edilemez yeşil tonları aklımızdaki Ayder idi. Yolun kenarında ise fotoğraflarda gördüğümüz ahşap evleri ve yemyeşil çimenleri olan Ayder manzarasını bulduk. Meğer, bu kısmı koruma altına almışlar. Evlerin etrafında herhangi bir yapılaşmaya izin verilmiyormuş.
Ayder şelaleleri, yayla evleri, çiçekli düzleri, türlü çiçeklerdin elde edilen balı ve şifalı kaplıcasıyla sırtını Kaçkarlar’a dayamış, çam örtülü yamaçlarla kaplı cennet görünümünde..
Yayla evlerini ve gerçekten de çok güzel bir şelale olan Gelin Tülü şelalesini değişik açılardan fotoğrafladıktan sonra hava karardığı için konaklayacağımız Haşimoğlu Otel’e geldik.
Akşam yemeğinde açık büfede sunulan değişik yemeklerden kuru fasulya, pilav ve karalahana sarmasını tercih ettik. Yemekten sonra otel çalışanlarının horon teptiği Tulum gösterisini de seyrettikten sonra gezmeye çıktık. Ancak yoğun tempo nedeni ile fazla dolaşamadan, sadece kızlar birer poşi aldıktan sonra otele dinlenmeye çekildik. Şelaleler ve derenin sesleri ile nefis bir uykuya dalıvermişiz.













































Elinize saglik. Sitede isminizi goremedim.
Sabri beyden hep dinledigimiz, ozendigimiz harika gezilerden biri. Paylaşma dusunceniz de cok guzel. Guzelim memleketimi yeniden duyumsamama olanak sagladiniz, yeniden ve daha cok gitme istegimi deprestirdiniz. Ne yazik ki doganin bagisladigi muthis zenginligi katleden hemserilerime ve boyuk yoneticilerimize karsi duygularimi da!
Cok tesekkurler…
BeğenBeğen
ayşe taylan cok havalanma havalarını alarım bak ona göre kendine iiiiiiiiiiiyyyyyyyyyyyyiiiiiiiiii bak ben bursadan kuzenin aybuke taylan birde fecebook un varmı kuzen görüşmek üzere iyi günler
BeğenBeğen
ayder harikadır bu sene inş daha çok gezmek istiyorum eşim de zaten oralı o yüzden de bu sene hedefim daha fazla yayla gezmek sizin gezinizde harika geçmiş
BeğenBeğen